15 Aralık 2010 Çarşamba

Aşure ve Sene-i Efrenciye

Hikâye
Çantasını sırtına atıp otobüsten indi. Eve varmadan önce sahurluk almak üzere bakkala doğru yürümeye başladı. Bu sene kaçırmayacaktı. On Muharrem'de Aşure orucunu tutacaktı. Üşüyen ellerini nefesiyle ısıtarak yürüyor, yürürken de düşünüyordu. Kendi kendine "iki gün kaldı" dedi.

Yahudilere benzememek için Aşure'den önce mi yoksa sonra mı bir oruç daha tutsam diyordu. Birden tebessüm etti. Yeni hicri yılda ince bir ikramla karşılandığını farketti. Birkaç ay önce uğurlayıp özlemini çekmeye başladığı otuz günün üç günlük özeti bekliyordu onu. Resulullah'ın Ramazan orucu farz kılınana kadar hem kendisinin devam ettiği hem de başkalarına emrettiği Aşure orucunu bu sene Mü'minlerin bayramı Cuma takip ediyordu. Ramazan günleri gibi iki oruçlu gün ve Ramazan bayramı gibi bir bayram.

Adam bakkala yaklaştı. Gözleri bakkalın pencerelerinde asılı olan yılbaşı süslemelerini seçebiliyordu. Bilenlerin kendilerini hesaba çekerek geçirdiği sessiz sakin bir Hicri yılbaşının ardından merakla bekleyenlerin çılgınca kutlayacağı miladi yılbaşı geliyordu. İçi acıdı. Keşke kutlamasalar miladi yılbaşını dedi. Müslümanlar Yahudi ve Hıristiyanlara benzemese. Aşure orucu tutmaya niyetlendiğinde aldığı dersin bir tezahürü buydu. Bir diğer tezahürü de Ramazan Bayramı'nın iki cahiliye bayramından daha hayırlı olmak üzere verilen iki bayramdan biri olduğunu hatırlamasıydı.

Tereddütlü bir bakışla bakkala girdi adam. Alışverişini yaptı. Parayı verirken İslam'ı temsil noktasında kendine güvenmeyle güvenmeme arasında "Müslümanlar Yahudi ve Hıristiyanlara benzemese" dedi. Bakkal sahibi de alaycı bir üslupla herkesin hoca kesildiğinden dem vurdu. Ne olacaktı bakkalın penceresine bir iki süs taksa. Herkes süslüyordu dükkanını.

Adam ne diyeceğini bilemeyip biraz pişman, biraz dalgın bir halde bakkaldan ayrıldı. Senelerce okul okuması bakkalda sökmemişti. Cehaletini düşünüyordu. Kendine bile yetmeyen ilimle başkasını irşad etmeye çalışmıştı. O gece ara sıra aklına bu olay geliyor ve keyfini kaçırıyordu. Önce yılan korkusunun öğrenilmiş bir korku olması gibi bakkal sahibinin de dini komik bulmasının öğrenilmiş bir komiklik olduğunu düşündü. Sonra da başından geçen pekiştireç veya ceza türünden olayların doğru bildiği davranışlarını engellememesi gerektiğine karar verdi.

Sabah okula giderken adamın aklında dün yaşadığı olay vardı. Okuldan dönüşte bakkala yine uğrayacak ve bakkal sahibine bir şeyler söyleyecekti. Adam kararlıydı. Müslümanların dine böylesine yabancı olmalarının bir nedeni de nasihatin terk edilmesiydi. Hiçbir kınayıcının kınamasından korkmadan nasihat edecekti artık. Onun bu gerilimi ve dün yaşadığı olayın vermiş olduğu gücenmişlik, sokağın yokuşunu çıkarken derinden soluduğu o soğuk hava ile birleşip boğazında hafif bir ağrıya neden oldu. Adam yokuşun son adımlarında bedeninin acizliğini iyice hissetti. Soğuktan buğulanan gözlerinden gözyaşlarını sildi ve bakkalı pencerelerinden yılbaşı süslemeleri indirilmiş olarak gördü. Şaşkınlıkla karışık bir sevinç içinde durağa doğru yürümeye devam etti.

3 Aralık 2010 Cuma

Yabanî Edebin Hülâsası

Ben de film değerlendirdim sanırdım. Lemeât'taki şu kısım başka söze gerek bırakmıyor.

Kâmilîn insanların zevk-i meâlîsini hoşnud eden bir hâlet, çocukça bir hevese, sefihçe bir tabiat sahibine hoş gelmez,

Onları eğlendirmez. Bu hikmete binaen, bir zevk-i süflî, sefih, hem nefsî ve şehvanî içinde tam beslenmiş, zevk-i ruhîyi bilmez.

Avrupa'dan tereşşuh etmiş şu hâzır edebiyat romanvârî nazarla, Kur'anda olan letâif-i ulviyyet, mezaya-yı haşmeti göremez, hem tadamaz.

Kendindeki miheki ona ayar edemez. Edebiyatta vardır üç meydan-ı cevelân; onlar içinde gezer, haricine çıkamaz:

Ya aşkla hüsündür, ya hâmaset ve şehâmet, ya tasvir-i hakikat. İşte yabanî edebse hamâset noktasında hakperestliği etmez.

Belki zâlim nev-i beşerin gaddarlıklarını alkışlamakla kuvvetperestlik hissini telkin eder. Hüsün ve aşk noktasında, aşk-ı hakikî bilmez.

Şehvet-engiz bir zevki nefislere de zerkeder. Tasvir-i hakikat maddesinde, kâinata san'at-ı İlâhî Sûretinde bakmaz,

Bir sıbga-i Rahmânî Sûretinde göremez. Belki tabiat noktasında tutar, tasvir ediyor, hem ondan da çıkamaz.

Onun için telkini aşk-ı tabiat olur. Maddeperestlik hissi, kalbe de yerleştirir, ondan ucuzca kendini kurtaramaz.

Yine ondan gelen, dalâletten neş'et eden ruhun ızdırabatına o edebsizlenmiş edeb (müsekkin hem münevvim); hakikî fayda vermez.

Tek bir ilâcı bulmuş, o da romanlarıymış. Kitab gibi bir hayy-ı meyyit, sinema gibi bir müteharrik emvat! Meyyit hayat veremez.

Hem tiyatro gibi tenasühvâri, mâzi denilen geniş kabrin hortlakları gibi şu üç nevi romanlarıyla hiç de utanmaz.

Beşerin ağzına yalancı bir dil koymuş, hem insanın yüzüne fâsık bir göz takmış, dünyaya bir âlûfte fistanını giydirmiş, hüsn-ü mücerred tanımaz.

Güneşi gösterirse, sarı saçlı güzel bir aktrisi karie ihtar eder. Zâhiren der: «Sefahet fenadır, insanlara yakışmaz.»

Netice-i muzırrayı gösterir. Halbuki sefâhete öyle müşevvikane bir tasviri yapar ki, ağız suyu akıtır, akıl hâkim kalamaz.

İştihayı kabartır, hevesi tehyic eder, his daha söz dinlemez. Kur'andaki edebse hevayı karıştırmaz.

Hakperestlik hissi, hüsn-ü mücerred aşkı, cemâlperestlik zevki, hakikatperestlik şevki verir; hem de aldatmaz.

Kâinata tabiat cihetinde bakmıyor; belki bir san'at-ı İlâhî, bir sıbga-i Rahmânî noktasında bahseder, akılları şaşırtmaz.

Mârifet-i Sâni'in nurunu telkin eder. Herşeyde âyetini gösterir. Her ikisi rikkatli birer hüzün de veriyor, fakat birbirine benzemez.

Avrupazade edebse fakd-ül ahbabdan, sahibsizlikten neş'et eden gamlı bir hüznü veriyor, ulvî hüznü veremez.

Zira sağır tabiat, hem de bir kör kuvvetten mülhemane aldığı bir hiss-i hüzn-ü gamdâr. Âlemi bir vahşetzar tanır, başka çeşit göstermez.

O surette gösterir, hem de mahzunu tutar, sahibsiz de olarak yabanîler içinde koyar, hiçbir ümid bırakmaz.

Kendine verdiği şu hissî heyecanla git gide ilhada kadar gider, ta'tile kadar yol verir, dönmesi müşkil olur, belki daha dönemez.

Kur'anın edebi ise: Öyle bir hüznü verir ki, âşıkane hüzündür, yetimâne değildir. Firak-ul ahbabdan gelir, fakd-ül ahbabdan gelmez.

Kâinatta nazarı, kör tabiat yerine şuurlu, hem rahmetli bir san'at-ı İlâhî onun medâr-ı bahsi, tabiattan bahsetmez.

Kör kuvvetin yerine inâyetli, hikmetli bir kudret-i İlâhî ona medâr-ı Beyân. Onun için kâinat, vahşetzar Sûret giymez.

Belki muhatâb-ı mahzunun nazarında oluyor bir cem'iyet-i ahbab. Her tarafta tecavüb, her canibde tahabbüb; ona sıkıntı vermez.

Her köşede istînas, o cem'iyet içinde mahzunu vaz'ediyor bir hüzn-ü müştakane, bir hiss-i ulvî verir, gamlı bir hüznü vermez.

İkisi birer şevki de verir: O yabanî edebin verdiği bir şevk ile nefis düşer heyecana, heves olur münbasit; ruha ferah veremez.

Kur'anın şevki ise: Ruh düşer heyecana, şevk-i meâlî verir. İşte bu sırra binaen, Şeriat-ı Ahmediye (A.S.M) lehviyatı istemez.

Bâzı âlât-ı lehvi tahrim edip, bir kısmı helâl diye izin verip.. Demek hüzn-ü Kur'anî veya şevk-i Tenzilî veren âlet, zarar vermez.

Eğer hüzn-ü yetîmî veya şevk-i nefsanî verse, âlet haramdır. Değişir eşhasa göre, herkes birbirine benzemez.

28 Kasım 2010 Pazar

Perde-i Ulviyeyi Yırtan Perde-ül Temaşa

Televizyon bir Müslümanı dinini öğrenmekten veya hayırlı bir iş yapmaktan alıkoyar. Sunduğu binbir türlü olayla insanın merakını cezbetmesi ve izlemesinin de çaba gerektirmemesi, televizyonu iş yapmaktan arta kalan vakitte yapılabilecek işlerin başına koyar. Kitap okumak, ilim tahsil etmek, iyi bir işe başlamak hep planlanıp da sırası gelmeyen aktiviteler olarak kalır.

Televizyon açıldığında bir kıraat dinlemek veya bir sohbet izlemek, diğer programlara göre yorucu gibi gelir. Çünkü insan ölümü hatırlamak istemez. Bu yüzden dini bir program izlerken insanın eli diğer kanallara kayıverir. Tüm kanallara göz atarken dini bir program görüldüğünde insanın farketmeden zaplanması da çok olasıdır.

Televizyonu uzaktan kumanda ile açmak ve kanaldan kanala gezmek çok kolay olmasına rağmen hangi kanalda ne olduğunu da televizyonu açmadan bilmek çok zordur. Bu kolaylık ve zorluk insanda "Bakalım televizyonda neler varmış?" düşüncesiyle televizyon açma alışkanlığı kazandırır. Bu soruyla ilk başlarda aklen ve dinen iyi görülen yayınlar aranır ama bir süre sonra nefse güzel görünen ve merak celbeden dizi ve film gibi şeyler aranmaya başlanır. Ulvi gayeler böylece unutulur ve kumanda her ele geçtiğinde televizyon amaçsızca açılır.

Televizyon insanın vaktini böyle çalar ve dini yayın izleme niyetini böyle bozar. Müslümanın cemaat halinde yaşaması, iş güç edinmesi, belli vakitlerde belli zikirlerde bulunması bu olumsuzlukları en aza indirir. Bir Müslüman beş vakit namazıyla günde beş defa gafletten silkinir. Önemli işleri onu televizyona dalmaktan alıkoyar. Bununla beraber boş vakitlerde izlenen televizyonun dolu vakitleri işgal etmeye başlaması da mümkündür.

Televizyon bir Müslümanı sadece dinini öğrenmekten veya dinine uygun yaşamaktan alıkoymaz, ayrıca sunduğu yayınlarla da insanın zihnini, kalbini meşgul eder, çarpık bir din anlayışı ortaya koyar, dinden uzak bir hayat tarzı sunar. Televizyondaki fantastik hikayeler insana "Acaba?" diye sordurabilir. İzlediği yayının çok etkisinde kalan birinin, filmdeki kahramanın yıldız kapısını nasıl açtığını anlamaya ve bunu bir mantığa oturtmaya çalışması muhtemeldir. İslam'da nasıl olduğunu öğrenmeye girişmeyip şu gibi sorularla zihnini meşgul etmesi bir Müslümanı şüphe ve tereddüte düşürebilir.
  • Gerçekten de uzayda insana benzeyen zeki canlılar var mı?
  • Biz gerçekten robotların programladığı bir hayal dünyasında mı yaşıyoruz?
  • Aramızda saklanan büyücüler, cüceler veya ölülerin ruhları olabilir mi?
  • İnsan beden, hafıza ve karakter gibi tüm ayrıntılarıyla kopyalansa ne olur?
  • İnsan, hayvan bedenine girse veya bir hayvan akıllansa ne olur?
Televizyonda doğrudan dinle alakalı meselelerde de İslam'a aykırı fikirler sunuluyor. Ölüm ve kıyamet sonrası konularını çok iyi öğrenmediğimiz için, bu konular hakkındaki batıl fikirler zihne yerleşmesi en kolay olanlarından biri oluyor. Ramazan Bayramı'nın manasını İslam'a pek de uymayan "Bayram Özel" programlarıyla örtüp, üstüne şeker ve çikolata yığarak onun Cadılar Bayramı gibi bir şeker bayramı olduğu düşüncesini veriyor.

Şimdiye kadar Batılıların kesimhanelerini eleştirmeyip Kurban Bayramı'nda Müslümanları eleştirmek için en ufak bir noktayı bile kaçırmadan sunuyor. Acemi kasap, kaçan hayvan, kaçak hayvan, kaçak kesim haberlerini izleyenler müslümanlara karşı bir tavır almadan edemiyor. Her bayram kurban kesmenin katliam olduğuna dair kalpte bir şüphe tohumu bırakıyor.

Allah'ın her daim yaratmakta olduğunu unutturup her şeyin bilimsel ve mekanik olarak işlediğini düşündürüyor. Namazı üzerine farz olan herkesin kılması gerektiğini unutturup sadece cahil halk tarafından kılınan ve sadece camide yapılan bir ibadet şeklinde sunuyor. Öğrencilerin cuma namazına gitmesini bir suç hatta dine aykırı gibi gösteriyor.

Bizimkiler gibi bizce benimsenen bir dizide bile namaz kılan olmaması ile kimsenin namaz kılmadığı ve namaz kılmanın çok da gerekmediği fikrini akla getiriyor. Namazı ve tesettürü dinin bir dışavurumu olarak görüp Müslümanları azarlayanlar da bu fikri pompalıyor. Helallerin ve hatta emirlerin haram gibi gösterilmesinin yanında İslam'a uymayan davranışlar helal gibi gösteriliyor. Hatta o kadar banka reklamından sonra faizin haram olduğunda şüphe eden bile oluyor.

Ve kıssadan hisse. Televizyon insanı eğiten bir araç olarak değil bir casus olarak görülmeli. Elbette ki kaliteli yayın yapma gayretinde olanlar da var ama onların çalışmaları televizyondaki kötü yayınları henüz örtemiyor. Ayrıca televizyon için henüz kaliteli standartlar geliştirmiş de değiliz. Bu durumda izleyicilere kendilerini ve ailelerini televizyonun bozucu ve yıkıcı etkilerinden korumaları için televizyonu kutusuna koyup çatıya çıkarmaktan başka pek bir yol görünmüyor.

6 Kasım 2010 Cumartesi

Mübtediyan İçin

Bana İslam'ı soran biri olursa diye, dursun bu blogumda.
Kıymetini bilmeli aramadan bulunca, bulunmaz arayınca.

Yeni başlayanlar için İslam, cihad ve hicab:

1 Kasım 2010 Pazartesi

Abur Cubur Hayat Şekli

İnternette bir sözlüğe üye olduktan sonra ıvır zıvır, aklıma ne gelirse sözlüğe yazasım gelmeye başlamıştı. Bu durum da hakkında bir şeyler söyleme ihtiyacı hissettiğim konulardandı. Üzerinde düşündükçe büyüdü ve birkaç cümleye sığmayacak bir mesele oldu. Hem bloga yazmak sözlüğe yazmaya nispeten abur cubur hayat diye tarifini yapacağım hayat tarzına daha uzak olduğundan hem de uzun bir açıklama sözlüğe uymadığından konuyu bloga yazmayı tercih etmiştim. Bir öğrenme teorisinin öğrenmeyi tam açıklayamamasına rağmen onu anlamaya ve bir meselenin gündeme getirilmesine yardımcı olması gibi bu yazı da abur cubur hayatın tarifini mükemmel yapamasa da belki anlaşılmasına yardımcı olur diye düşünüyordum.

Abur cubur diye göze hoş, damağa hoş, içi boş yiyeceklere diyorduk. Zamansız yenilen, hazır lezzet veren bu yiyecekler ne karın doyuruyordu ne sağlığa faydalıydı. Büsbütün lüzumsuz maddeler değillerdi ama belki mideye atılmak için de değillerdi. Köyümüzde beslediğimiz tavukların izolasyon malzemelerini iştahla yemeleri gibiydi abur cubur yememiz. Ama ne yazık ki yemekte kalmıyordu abur cuburluk. Bir yerlerden gelmiş kapımıza dayanmış hayat tarzıydı bu. Modernleşmenin getirdiği hayat tarzlarından biriydi. Yemek dışında da birçok örneği vardı.

Mesela söylenen sözlerde ve yazılan yazılarda görülüyordu. Düşünerek tutarlı, anlamlı, önemli sözler sarfetmiyor, sağlam fikirler ve derin manalar ifade edemiyorduk artık. Dinlerken çabuk sıkıldığımızdan söylerken de sadede çabuk varmak istiyorduk. Oldukça az, öz ve basit olmalıydı sözümüz. Bir de ilginç, dikkat çekici, komik, anlaması zeka ispatı sayılabilecek türden espirili olursa ne alâydı. Hatta bazen komik olsun da isterse bomboş olsun der gibi çoğu kişinin bildiği tahmin edilen bir replik söyleniveriyordu. İdare kelimesinin geçtiği yerde birisinin "idare edemem anne" demesi muhtemeldi.

Tavırlarımızda da görülüyordu bu hayat tarzı. Sinemaya çağrılınca gidiyor, dost sohbetine veya kitap mütalaasına gitmiyorduk. Keyif veren her filmi izliyor, bir şey kazandıracak filmlerden sıkılıyorduk. Her sözü dinliyor, dini meseleleri şakaya vuruveriyorduk. Borçlarımız dururken paramızı teknolojik oyuncaklara harcayıveriyorduk. Markette cafcaflı ambalajı olan ürünleri alıyor, sıra bize gelince yine cafcaflı ambalaj hazırlıyorduk. Erkek kısmı ürünlerini satmak için güzel görünme gibi abur cubur özelliklerin reklamını yapıp kadın kısmını baştan çıkarmaya çalışıyor ve iffeti unutturuyor, kadın kısmı ise sürünüp bürünüp erkek kısmını baştan çıkarmaya çalışıyor ve iç güzelliğiyle ahlâkı unutturuyordu.

Bilgi edinme kaynaklarımızda da görülüyordu. Bilgiyi kitaplar ve insanlar gibi doğru dürüst kaynaklardan değil ıvır zıvır yerlerden parça parça, slogan gibi kısa ama cafcaflı sözleri alıyorduk. Kitap bulmak, kitap karıştırmak, bilen bir insanı aramak, yanına gitmek zahmetine de girmiyorduk. İnternette bir arama motoru konuyla alakalı olabilecek popüler şeyleri çöplükten önümüze getiriveriyordu. Onun getirdiği şeyleri de güzelce incelemeyip sadede gel dercesine internet tarayıcısının kaydırma çubuğunu en aşağıya indiriveriyorduk. Sanki bütün dertlerimizi çözecek olan ve gördüğümüzde "işte o" diyeceğimiz cafcaflı slogan cümlesini arıyorduk.

Edindiğimiz bilgilerde de görülüyordu. Magazin programları televizyonların vazgeçilmeziyse ve magazin gazeteleri en çok satan gazetelerse bunda abur cubur hayat tarzı sürmemizin bir parmağı vardı. Haber sitelerine girip en dikkat çekici başlıkları tıklamamız, onlardan da kısa, komik, cazibeli olanlarını okumamız da bunla alakalıydı. Ne okuduğumuzu on dakika geçmeden unutmamız, okuduğumuzun önemsiz ve abur cubur bir bilgi olduğunu gösteriyor olmalıydı.

İletişim araçlarında da görülüyordu. Her şeyin hızlı aktığı bu devirde kelimelerle ifade edilemeyecek manaları hesaba katmak mümkün olmuyordu. Gerçek yüzlerden, gerçek seslerden, hal ve tavırdan kelimelere dökülemeyecek manalar çıkarmak ve halimizi yine bu yollarla belirtmek unutulmuştu. Artık telefon vardı, kısa mesaj vardı, internet vardı. Ama yüz yüze konuşmanın ciddiyeti, samimiyeti, inceliği telefonda yoktu. Mesajlaşmada ise işimiz büsbütün kelimelere ve birkaç smileye kalmıştı. O halde telefonla veya kısa mesajla yapılan iletişim tam bir iletişim değil abur cubur iletişimdi. Hızlı, kısa, kolay, anlık, basitleştirilmiş... İnternette Facebook, Twitter gibi nâkıs sosyal iletişim araçlarının yaygınlaşması da abur cubur hayat tarzının ürünüydü.

Gördüğümüz eğitim de nasibini alıyordu bu hayat tarzından. Neyi niçin öğrendiğimizi bilmeden öğreniyorduk. Bir koşuşturmacadır devam ediyordu. Matematik öğretmeni olmaya aday bir öğrenci "Bilim, Teknoloji ve Toplum" dersini niye olduğunu bilmeden almak zorunda kalıyordu. Sonra da 163 kredilik bir bölümün 3 kredilik bu dersinden iyi bir not alabilmek için ders notunu yüzde bir etkileyecek bir ödev üzerinde birkaç saat kafa patlatıyordu. Derste önemli hiçbir şey öğrenmiyor değildi. Diğer abur cubur şeylerle kıyaslandığında sanki ona kola içme de limonata iç diyorlardı. Ama takılıp kalınan böyle basit şeyler biriktiğinde hayatın manasını düşünmeye fırsat bırakmıyordu. Sanki bir paket ay çekirdeği karın doyurmuyor ama ağzı meşgul ediyordu.

Böyle koşuşturmacalı bir hayatta Yunus Emre'nin "Yunus sen bu dünyaya niye geldin / Gece gündüz Hakkı zikretsin dilin" sözünü anlamaya uzak kalıyor, üzerinde düşünmeye fırsat bulamıyorduk. Zamana gerek duyurmayan, düşünüme gerektirmeyen anlık duygu yaşatan komik ve ilginç sözlere daha çok rağbet ediyorduk. Abur cubur hayat tarzı bizi karadelik gibi yutuyor ve daha yoğun bir abur cubur hayat tarzına sevkediyordu. El emeği göz nuru ev yemeklerinin vakit yok diye terkedilip ayaküstü yemenin tercih edilmesi koşuşturmacaya çare olmuyorsa abur cuburun bataklık gibi çekmesinden, kazandığımızı sandığımız vakit ve emeği daha çok emmesindendi.

Koşuşturmacanın eğitimini alıyorduk okullarda yıllarca. En kısa sürede en çok test sorusu çözebilmekti öğrencilerin hedefi. Önemli olan sonuç ve sonuca en kısa yoldan hemen ulaşmaktı. Bir KPSS sorusu görsek hemen “Çok konuşma, asıl mevzuya gel” dercesine paragrafa bir göz atacak, sonra cevabı biliyor olmanın anlık mutluluğunu yaşayacaktık. Ne “tarihsel zaman” terimindeki anlatım bozukluğu ne de paragrafta anlatılan üzerine düşünecektik. Zaten cevabı da çok düşünmeden ve belleğimizi zorlamadan şıkların arasından seçiyorduk.

Evliliğin zahmetine katlanmaya gelemeyenler, “arkadaşlık teklifi” adında kolay yoldan gönül eğlendirmeye yönelik bir formül bulmuşlardı kendilerince. Zaten abur cubur bir birliktelik olan bu arkadaşlığın ayrıca abur cuburlaşması nihayet yukarıdaki soruda geçen sanatçıya dokunmuş. Ona göre böylesi bir ilişki bile fast-food yemekler gibi hızla tüketilir olmuş. Sanatçı tespitini yapmış, yayıncı soruyu basmış ve binlerce kişi de bu tespite göz gezdirip denemesini çözmeye devam etmişti.

Abur cubur hayat tarzı bireysel değil toplumsaldı. Bireysel olarak kaçmak mümkün değildi abur cubur yaşayan bir toplum içinde. Herkes telefon kullanırken telefonu terketmek daha manasız kalıyordu. Çünkü telefonu terkeden kişi onun yerine yüz yüze görüşmeyi ikame edemiyordu. Zor bir mesele hakkında düşünen birinin dikkati, yanındaki abur cubur konuşmalara kayıveriyordu. Olmadık yer ve zamanda bir keman sesi bütün huzuru bozabiliyordu. Yemek yemek, çay içmek veya seyahat etmek gibi tefekküre en müsait olabilecek anlarda bir televizyon "Şşt şşt! bana bak, beni dinle." diyip zihni bulandırıyordu. İlginçtir ki böyle bir ortamda abur cubur meselelerden konuşmak, yemekle oynamak, bulmaca çözmek kolaydı.

Abur cubur hayat tarzına kanımızda varmış gibi meylediyorduk. Alımlı ama içi kof bir meyveye sarktığımız gibi sarkıyorduk. Değersiz bozuk paraları çok görüp değerli bütün bir paraya tercih ediyorduk. Böyle olunca kolay kandırılıyor, bir o yana bir bu yana savruluyorduk. Aklı tam oturmamış bir çocuk gibi vitamin haplarının şekerini emip gerisini atıyorduk. Ama vakit çocuklaşma vakti değil, ahlâk kitaplarını karıştırıp kendimizin küçük vazifemizin büyük olduğunu hatırlama vaktiydi. "Hakîr ol âlem-i zâhirde sen mânâda sultân ol" sözünü oturup ciddi ciddi düşünme vaktiydi.
"Çünki sen çendan, nefsin ve sûretin itibariyle hiç hükmündesin. Fakat vazife ve mertebe noktasında, sen şu haşmetli kâinatın dikkatli bir seyircisi, şu hikmetli mevcudatın belâgatlı bir lisan-ı nâtıkı ve şu kitab-ı âlemin anlayışlı bir mütalaacısı ve şu tesbih eden mahlukatın hayretli bir nâzırı ve şu ibadet eden masnuatın hürmetli bir ustabaşısı hükmündesin."

25 Eylül 2010 Cumartesi

Fâide ve Câzibe

Sinema ve dizilerin üniversite öğrencilerinin vazgeçilmezleri arasına girdiği dönemlerdi. Öğrenciler zekalarını isbat edebilecekleri ve zekalarını zorlayabilecekleri bir maden keşfetmişlerdi. Bir film veya dizideki anlaması her yiğidin harcı olmayan mesajı veya espiriyi anlamak insanı entellektüel hissettiriyordu. Bazıları "The Matrix" filmindeki felsefeden bahsediyor, bazıları "Batman The Dark Knight" filmindeki Joker'in tam anlaşılamamasından şikayet ediyordu. Bazıları içinse "V For Vendetta" bir bayrak olmuştu. İnsanın zekasını okşayan filmler olmadığında aksiyon, fantastik, dramatik filmlerle yetiniliyor ve başka dünyalara dalınıyordu.

Ben de bu dönüşümün ortasında okuyordum üniversiteyi. Önceden hep futboldan konuşan arkadaşların arasında söyleyecek bir söz bulamayan ben artık filmden konuşan arkadaşların arasında söyleyecek bir söz bulamıyordum. Benim bilip tavsiye ettiğim bir film vardı: Hasat. Hacı Bayram-ı Veli'yi anlatıyordu. Ama herkes burun kıvırıyordu bu filme. Aslında ben de iki saat sıkılarak izlemiştim bu filmi. O yüzden sürekli film izleyenlerin iki saat boyunca sıkılmadan pasif bir şekilde ekrana bakmalarına hayret ediyordum. Meğer faydalı olan sıkıcı oluyormuş.

Günümüz gençliğinin problemlerini anlatan bir yazı okumuştum. Zararlı kitap, dergi ve gazeteler için şöyle diyordu:
This type of literature has the great potential to mislead one from his religion, faith, and lead one away from excellent morality to the abyss of degeneration which naturally leads to ‘kufr’ (disbelief).

Also, reading of this kind of literature turns the youths aside from spiritual growth because it impedes his natural inclination to do good.

The solution to this problem is to immediately shift from reading such literature to material that inculcate the love of Allaah and His Prophet in one's heart and other items (tapes, tracts etc.) that help in actualizing faith and virtuous deeds. They should patiently endure reading or listening to such material because the soul will challenge them in order to coerce them into paying attention to what they were accustomed to before and will make them feel bored and irritated by useful books and positive sources. [devamı]
Aynen öyleymiş. İnsan merak edince filme dalıp iki saat sıkılmadan bakakalabiliyormuş ve senaryo saçma oldukça merak celbediyormuş. Kültürleneyim diye seçilmiş yüzlerce filmin içerisinden yetmişten fazla film seçip bir aylık tatilde izledim. Bu yetmişten fazla filmin arasından bütünüyle faydalı tek bir film çıkmadı. Tamamı itikada aykırı veya romantik olmayan, batı ahlaksızlığını her karesinde haykırmayan ve senaryosunda fahişkuble, fahiş mübaşeret ve ötesini içermeyenlerinin hayatın bazı cilvelerini yansıtan sahnelerini belirleyip bir kenara değerlendirme diye not ettim. Bu sahneler için bu filmler tavsiye edilebilir miydi?

Filmleri izlediğim zamanlar okuduğum ve değerlendirmelerimin bir kısmını içinden aldığım cümlelerle yaptığım Ruh Bakımı kitabından bir cümle filmleri bitirdikten sonra gözüme çarptı. Yazar mü'minlerin öncelikli sorunundan bahsederken "Sorunun özünü bilgi ve fikir noktasında gören niceleri ise, hermenötikten semiyotiğe, sosyolojiden 'yapıbozum'a bir dizi vadide dolaşmakla birlikte iş 'ilm-i hal'e gelince halsiz düşüyordu." (Ruh Bakımı, 108) diyordu. Benim iş de buna benzedi. 'İlm-i hal'i bir kenara itip yıkıcı ve ahlak bozucu sinema endüstrisinden ahlak numuneleri ve ibretlik manzaralar arıyordum.

İğne ile kuyu kazmak, arayıp da aklıma gelmeyen deyimdi. Aynı kitapta müzik, sinema, spor gibi türlü alanların yıldızlarından bahsederken geçen bir iki cümle yine benim durumumu anlatıyordu sanki:
“Hayatın anlamı üzerine düşünen bir aktör, imana dair güzel sözler söyleyen bir rock yıldızı, Allah sevgisi üzerine konuşan bir futbolcu… derken, ’yıldızlar’ dünyasından bunca magazin haberi arasından hikmet avcılığı yapmaya çalışmıştık yıllar yılı. Ama olmamıştı. Hem yorulmuş hem yanılmıştık! Çünkü beri tarafta mahzâ hikmet örnekleri dururken; her sözleri, her halleri örneklik teşkil eden hakikat erleri dururken, iğne ile kuyu kazma mesabesinde yorucuydu yaptığımız.” (Ruh Bakımı, 136).
O zamana kadar onsekiz tane değerlendirme yazmış bulundum. Yetmiş küsür filmden değerlendirilip de elenmekten sıkıcı veya çocuksu olanlar kurtuldu. Yazdıklarımı bir kenara atmaya kıyamadım ve bir işe yarar belki diye de burada yayınlıyorum.

A Series Of Unfortunate Events
Filmin örnek sunduğu kısım:
İstediğini duyurup istemediği sesi ise bastırarak otoriteyi yönlendiren bir karaktere örnek sunuyor. Count Olaf'ın otoriye Baudelaire ailesinin çocuklarını dinletmemesi mübalağalı ve mizahi bir şekilde anlatılmış.

Filmde lüzumsuz olan vasıflar:
Yazacak bir şey yok.

Alice
Filmin örnek sunduğu kısım:
Elektrik anahtarları, lambaları, kapıları, kapı kilitleri, anahtarları, kavanozları ve oyuncakları eski tip olan bir çocuk filmi. 20 sene önce İsviçre'nin standardı olan bu ürünlere şimdiki neslin burun kıvırıyor olması ibretlik.

Büyük küçük tezatlığını çok güzel işliyor diye üniversitedeki bir matematik hocası kitabını okumamızı tavsiye etmişti.

Filmde lüzumsuz olan vasıflar:
İlk başta sürükleyici ama sonra çekilmez hale geliyor.

Angels and Demons
Filmin örnek sunduğu kısım:
Ehliyetli kişilerin ehliyetli kişilerden seçmesi şeklinde gerçekleşen katolik kilisesinin yeni lider seçimi, noksan bir sistem olan demokrasiye alternatifin ne olabileceğine örnek sunuyor.

Kilisenin oy birliğine varamayıp yeni papa seçememesi olayının her ülkenin haber kanalında ayrı şekilde verilmesi, seçme işlemi topluma bırakıldığında herkesin taşı kendine yontup kendi dünyevi arzusuna göre bir lider seçmek isteyip toplumun anlaşmaya varamamasına örnek gösteriyor.

Camerlengo Patrick McKenna'nın kardinalleri ve tüm katolik dünyasını birleştirmenin yolunun herkesi kilisenin bir savaş içinde olduğuna inandırmak ve İlluminati korkusu salmak olduğunu düşünmesi ve bunun için elinden gelen her şeyi yapması, insanları bir korku bir tehdit bir terör karşısında birleştirmenin başka niceleri tarafından uygulanabileceğini gösteriyor.

İnsanların kilise hakkında ancak kilise süzgecinden geçen haberleri almaları, kalabalık arasında bir kardinalin bıçaklanması gibi bazı haberlerin medya ile nasıl çarpıtılarak gizlendiği ve Camerlengo'nun oyununun ortaya çıkmasına rağmen nasıl halktan gizli kaldığı yönlendirilmiş medyaya örnek gösteriyor.

Filmin sonunda papa yardımcısının insan kusurlu olduğu için dinin de kusurlu olduğunu söylemesi, rahibelerin tesettürlü olmasına rağmen kiliselerde çıplak heykel ve tablo bulunması ve bir papanın çelişkiyi hissedip heykelleri iğdiş etmesi, bilim ile hıristiyanlığın çelişmesi ve ikisini barıştırma çabaları hıristiyanlığın tahrip edilmiş ve insan yorumlarına dayandırılmış olduğuna işaret eden örneklerden bazıları.

Filmde lüzumsuz olan vasıflar:
Film biraz kilisenin reklamını yapmış. Bir de filmin başında yüzen adam haşamasını unutmuş. Başroldeki kadın iyi giyinememiş. Hıristiyanların din hakkındaki bazı fahiş görüşlerini içeriyor.

Bolt
Filmin örnek sunduğu kısım:
Aklı kısa hayvan imajlarının (güvercin ve hemstır) mizahi öğe olarak kullanılmalarının başka bir örneği.

Biraz zorlansa belki küfrün yapacak bir iş bulamayınca her maymunluğa girmesine örnek gösterilebilir. O kadar para ve malzeme harcayıp yakıp yıkarak sadece çocukları TV başında oyalamak için film çekmek gibi.

Ayrıca belki kanal yöneticisinin yapımcıya olan baskısı ve yapımcının oyunculara olan baskısı ve belki de Holywood gibi bir şehrin dünyayı manipüle etmeye adanması da filmden örnek sunulabilecek kısımlardan.

Filmde lüzumsuz olan vasıflar:
Açıkçası filmin kendisi lüzumsuz.

Fiddler on the Roof
Filmin örnek sunduğu kısım:
Rusya'daki bazı yahudilerin hayatlarını konu alan bir film örneği. Yahudilerin geleneklerine nasıl bağlı olduklarını ve taviz verdikçe ipin ucunun nasıl kaçtığını anlatıyor. Cumartesi akşamında yabancı geleneklerden korunmak için dua ediyorlar ama büyük şehir Kiev'den gelen üniversiteli çocuk düğündeki mahremiyeti kaldırıp karışık dans etmeye davet ediyor. Önceleri sadece çöpçatanın bulduklarıyla evlenilirken artık kızlar babalarının rızasını bile almadan başka dinden biriyle bile evlenir hale geliyor.

Yahudi Tevye'nin Allah Teâlâ ile sürekli pazarlığa girişmesi yahudilerin bu yapısına örnek teşkil ediyor.

İnsanlara istemedikleri zulümlerin nasıl işletildiğine de örnek var. Rus idareci, köylerden sorumlu adama "Emirlere itaat etmezsen, edenleri getireceğiz" dedi. O da köylüleri taciz etmek zorunda kaldı.

Filmde lüzumsuz olan vasıflar:
Filmin hiç bitmeyecek gibi üç saat olması gereksiz. Sürekli olayları şarkı şeklinde anlatma, kutlama ve dansları bu kadar uzun uzun gösterme oldukça gereksiz. İkinci bir defa mümkün değil izlenmez.

Gladiator
Filmin örnek sunduğu kısım:
Filmde insanların nasıl göz boyamayla yönlendirilebileceğini anlatıyor. Topluma göze hitap eden şeyler vererek mesela Colosseum'daki oyunları icat ederek, toplumun dikkatinin nasıl başka yöne çekilebileceğini ve elinden senato gibi özgürlüklerinin nasıl farkettirmeden alınabileceğini anlatıyor.

Ayrıca toplumun istek ve beklentilerinin imparatoru bile zora sokabileceği anlatılıyor. Mesela halkın "Live! Live! Live!" baskıları karşısında genç imparator Commodus, Maximus'u öldürtemiyor. Maximus, kalabalığın gönlünü kazanıyor ve şampiyon Tigris'i öldürmeyerek merhametli sıfatını elde ediyor. Bundan sonra genç imparator Commodus'un Maximus'u öldürmesi imparatorun halk tarafından merhametsiz olarak anılmasına sebep olacağı için imparatorun eli kolu bağlanıyor. Toplumun bu kuvvetli baskısı yüzünden gözünü boyamak önem kazanıyor.

Filmde lüzumsuz olan vasıflar:
Genç imparator Commodus'un tam örtünemeyen kız kardeşi, imparatorun ona sulanması ve onun Maximus'la son görüşmesi filmde lüzumsuz olan kısımlardan. Ayrıca kalçası açık kölelerin gösterilmesi ve Romalıların çok tanrılı inançlarının filmde yansıması gereksiz.

Grave of the Fireflies
Filmin örnek sunduğu kısım:
Film, Amerikan uçakları tarafından Ichirizuka ve Kaminishi şehirlerinin yakılmasını, Nishinomiya'nın taciz edilmesini ve evleri yakılan Japon halkının hayatta kalma mücadelesini anlatıyor.

Birkaç sene önce Çin halkına zulmeden Japonya'nın şimdi kendi halkı zulme uğruyor.

Filmde lüzumsuz olan vasıflar:
Yazılacak bir şey yok.

Great Expectations
Filmin örnek sunduğu kısım:
1946 yapımı bu film şimdikiler gibi olmayıp insanların sadece dış güzelliğini değil iç güzelliğini de anlatıyor. Bayan Gargery'in aralarında kan bağı olan kardeşi Pip'e sert davranması, buna rağmen kan bağı olmayan demirci Joe Gargery'in ve onun ikinci eşi Biddy Gargery'in Pip'e içten, samimi ve vefalı davranması, Bayan Havisham ile yaşayan genç kız Estella'nın kalp kırmak için yetiştirilmesi bu insanların iç güzelliğinden haber veriyor.

Kibirli ve aşağılayıcı Estella, cemal (yüz güzelliği) ve hüsn (ruh güzelliği) nüansını gösteriyor. Aslında "Ruhun hüsnü yüzün cemaline yansıdığında güzellik tamam oluyor." (Ruh Bakımı, 28).

Bir zaman hiç terbiye görmemiş olmakla itham edilip kendisine yüz ekşitilen Pip, centilmenlik eğitimi aldıktan ve bir süre Londra'da yaşadıktan sonra kendi geçmişine, vefalı Joe Gargery'e, yüz ekşitmeye başlaması ve para verip de ondan kurtulmayı düşünmesi standartların değişmesinin insanı nasıl değiştirdiğine örnek verilebilir. Belki daha çok kazanırken kaybeden (Ruh Bakımı, 47) insan tipine örnek verilebilir. Pip'in "Bir beyefendi olmak isterken bir züppe olmayı başarmıştım." diye düşünmesi bu durumun centilmenlik eğitimininin doğal bir sonucu olduğunu da gösteriyor. Bir zaman demircilikle uğraşan biri paraya çok muhtaç değilken eline para geçip hayat standartlarını yükseltince nasıl daha fazla paraya ihtiyaç duyduğu da filmde dikkat çeken fikirlerden.

Filmde ayrıca modanın insanlara neler giydirebileceğini gösteriyor. Tuhaf papyonlar, yüksek bel dar pantolonlar, ön etekleri olmayan ceketler... Film, sadece yarım yüzyıl önce Avrupa'da açık saçıklığın bugünkü kadar ileri olmadığını gösteriyor.

Filmde lüzumsuz olan vasıflar:
Hikaye biraz karışık ve biraz romantizm var.

K-20 Legend of the Mask
Filmin örnek sunduğu kısım:
II. Dünya Savaşı'nın yaşanmadığı bir Japonya'da üst ve alt sınıftan oluşan bir toplum konu edilmiş. Alt sınıftaki sokak çocuklarının çektikleri sıkıntılar ve adil bir dünya inşa etmeye olan inançları işlenmiş. Elitlerin fakir insanlardan haberdar olmamaları da unutulmamış.

Japonya ve Kore'de hıristiyanlar çoğunlukta olmasa bile modern zamanları yansıtan filmlerinde evlenecek çiftlerin hep kiliseye gitmeleri, insanların çoğunlukla haç taşıması, çoğunlukla hıristiyan bayramlarının kutlanması gibi hıristiyan unsurlarının baskın olmasına bu filmde bir örnek var.

Çocuk korosunun yerel kiliseye para toplaması olayı üst sınıfta hıristiyanlığın yaygın olduğunu gösteriyor. Fakir hırsızlar ise kendi yemek sundukları şeye tapıyor. Üst sınıftan bir kadının alt sınıftaki insanların arasına girmesi olayında çıplak görünmeyi ve çıplak birine bakmayı yadırgayan bir anlayışın iki kesimde de olduğu görülüyor. Gayr-i müslim bir toplumda bile iffetin böyle önemli olması ibret verici.

Filmde lüzumsuz olan vasıflar:
Üst sınıftaki kadının elbise giyme formalitesi, bazı sahnelerde gelinlikle görünmesi ve hırsızların evinde köpükten çıkması filmde gereksiz olan kısımlardan.

Kamui The Lone Ninja
Filmin örnek sunduğu kısım:
Japonların evlilik niyetlerini imalı şekilde belirtmelerine Moon-Sun deniz kabuğu örneğini vermiş.

Filmde lüzumsuz olan vasıflar:
Köylüler bazı sahnelerde ilkel insan portresine uyarak elbisesiz dolaşıyor.

Shooter
Filmin örnek sunduğu kısım:
Keskin nişancı Bob Lee Swagger'in arkadaşıyla beraber Eritre sınırının 8 km içinde bir köyü katletme işini üstlenenlerin geri çekilişine yardım ettiğini bilmeden görevini yerine getirmesi askerlerin hiç istemeyecekleri bir şeye hizmet ediyor olabileceğine örnek veriyor.

Böyle kirli bir işte tanık bırakmamak için ölüme terkedilmesi askerlere nasıl hiç değer verilmediğine örnek gösteriyor. Eski keskin nişancı engelli Mikhaylo Sczerbiak da bunu "Tek iş için tuttular. Yaralıları severler. Kullanması daha kolaydır. Ve işin bittiğinde fırlatıp atarlar. Timmons, sen , ben..." diye dile getiriyor. Memur Timmons da Swagger'ı sırtından vurmak için tutulup sokakta bir saldırgan tarafından öldürülmüştü.

Suikast gerçekleştikten sonra ajanslara ve FBI'ya gelen ve FBI ajanı genç çocuk Nick Memphis'a "Tüm bu bilgiler nerden geldi. Sanki sihirle geldi." dedirten bilgiler, Nick Memphis resmi ifadesini verirken ona ne görüp ne görmediğinin söylenmesi ve Timmons'un röportajında yayan devriye gezdiğini, bir pencereden tüfek namlusunun çıkarıldığını gördüğünü, kontrol etmek için yukarı çıktığını ve Swagger'ı vurduğunu söylemesi hazır bir senaryonun medya, FBI ve diğer tutulmuş elemanlar tarafından uygulamaya konulmasına örnek sunuyor.

Etiyopyalı köylülerin köylerinin altından petrol boru hattı geçmesini tarlalarından uzak bir yere taşımak için geçerli bir neden görmemesi sonucu Etiyopya'daki Lemonier isimli ABD kampının askerleri tarafından ummadık bir şekilde katledilmeleri, üslerin içinde açıldığı ülkeye verdiği zarara ve sonraki köyleri korku ile göçe zorlamaya örnek gösteriyor.

Engelli Mikhaylo Sczerbiak'ın "Anlamıyorsun. Kesecek tek bir baş bile yok. Bu bir yığın. İçlerinden biri para ve gücün arttırılması ilkesine ihanet ederse, diğerleri de ona ihanet eder. Bunun adı insan zaafı. Bunu asla bir silahla öldüremezsin." sözleri ve Ruh Bakımı kitabındaki "Korku ve tamah, dışarıda gerçekleşen bir büyük savaş öncesinde iç dünyalarda gerçekleşen savaşın en büyük iki silahıydı besbelli." (Ruh Bakımı, 65) cümlesi insanların güç arayışına yönelten korku ve para peşinde koşmaya yönelten tamah zaaflarına yenilmeleri onları haksız savaşlara ittiğini ve savaşın içerde başladığını anlatıyor.

Montanalı Senatör Meachum'un "Burası öyle bir ülke ki savunma bakanı denen adam televizyona çıkıp Amerikan halkına bütün bunlar petrol için değil özgürlük için diyor. İnanıyor musun? Ve kimse onu sorgulamıyor. Cevabı duymak istemiyorlar. Çünkü bu bir yalan." sözleri Amerikan halkının gerçeği öğrenmek gibi dertlerinin de olmadığına gösteren bir örnek.

Filmde lüzumsuz olan vasıflar:
Sara'nın çok fazla görünmesi gereksiz.

The Incredibles
Filmin örnek sunduğu kısım:
Filmde sigorta şirketlerinin yediği nanelere, amerikan hükümetinin gizli proje yürüttüğü imajına, medyanın etkisine örnekler içermektedir.

Filmde yanlış "özel insan" anlayışına üç yerde örnek var. Birincisi Helen Parr'ın oğluna "Herkes özeldir Dash. Bu hiç kimse değildir demenin başka yolu." demesi, ikincisi okul arkadaşı Tony, Violet'e "Farklı gözüküyorsun... Farklılık harikadır!" demesi, üçüncüsü de Syndrome'ın "Ve yaşlanıp eğlenmekten bıktığımda, buluşumu satacağım. Böylece herkes süper kahraman olabilecek, herkes süper olabilecek. Ve herkes süper olduğunda artık hiç kimse süper olamayacak." demesi.

Filmde 'özel'lik, parada, ünvanda, makamda, giyimde üstünlük sağlayıp büyüklük taslayabilmek şeklinde düşünülüyor ve bu manada "Herkes 'özel' olmak istediği için de, herkes birbirine benziyor, 'özel'liğin bir özelliği kalmıyor." (Ruh Bakımı, 83). "Her insan, ayrı bir âlem; her insan küçük bir kâinat..." (Ruh Bakımı, 95) olduğunu bilelim ve 'zaten özel' olduğumuzun farkına varalım. Takvâdan başka 'özel'lik peşine düşüp de 'özel'liğimizi yitirmeyelim.

Filmde lüzumsuz olan vasıflar:
Filmin çeşitli yerlerinde dar elbise dikkat çekici şekilde ön planda tutuluyor. Film ayrıca okul bahçesiyle, okul töreniyle, aile içi çatışmalarıyla, yaşam tarzıyla ve daha başka konularda yoğun bir amerikan kültürü kokuyor.

Türkçe altyazıda Allah lafzı yerine günlük hayattaki kullanılmayan tanrı lafzı tercih edilmiş. Mesela "Tanrım ne kadar şişmanlamışsın" diye çeviri yapılmış. "Eskiden tanrılar için tasarım yapardım" denerek orijinalinde de bulunan bir şirk sözü olduğu gibi dillendirilmiş. "We're running for our lives through some godforsaken jungle." cümlesi "Şimdi de hayatımızı kurtarmak için tanrının unuttuğu bir ormanda koşuyoruz." şeklinde çevrilerek "kahrolası orman" manasına gelen bir söz "tanrının unuttuğu bir orman" şeklinde düşünülmüş ve Allah Teâlâ'ya unutma izafe eden bir kullanım tercih edilmiş.

The Kite Runner
Filmin örnek sunduğu kısım:
Afganistan'daki üniversitelerde bile patırtı çıkararak "üniversitelerde patırtı çıkarma" özelliğinin komünistlerin ortak özelliği olduğuna örnek sunuyor.

Film, robot gibi yaşamayan Afganistan halkından ve Pakistan halkından manzaralar sunuyor. Kabil'deki çocukların şehre neşe vermesi de çocukların neşe kaynağı olmasına örnek veriyor.

Daha doğru bir dini hayat yaşamayıp da din adamlarına laf edenlerin bu tavırlarının dini kendine göre tanımlamalarından ve kendilerini büyük görmelerinden kaynaklandığına örnek sunuyor. Kendilerince iyi şeyler de yapıyorlar. Mesela Emir'in babası yetimhane inşaatı için yardım ediyor. Ama içki içme meselesine gelince oğluna tek günahın hırsızlık olduğunu söyleyip hırsızlığın tanımını da kendine göre yapıyor.

Bir yanda Afganistan'da Asaf'ın Afganistan'ın asıl yerlisinin Peştunlar olduğunu söyleyip yassı burunlu olan Hazaralılara kin gütmesi, diğer yanda Pakistan'da bir taksi şoförünün Afgan halkının ve Pakistan halkının kardeş gibi olduğunu ve müslümanın müslümana yardım ettiğini söylemesi iki ayrı milliyetçilik anlayışına örnek sunuyor.

Müslümanları anlatan filmlerin ödül alanlarının hep günahkar ve itikadı bozup kişiler etrafında geçmesi bunun kasıtlı olup olmadığı sorusunu sorduruyor. Filmde hep bir çarpıklık var. Müslüman olarak gösterilen kişilerin içki içerken ve açık saçık dansedilen düğüne evsahipliği yaparken gösterilmeleri, cenazede fatiha okutup hıristiyanlar gibi siyah giyiniyor gösterilmeleri, generalin tesettüre riayet etmeyen eşinin kızı Süreyya'nın peşinden giderek onu Emir'le sokakta yanlız bırakmıyor gösterilmesi, Taliban adamlarının insanları yargılamadan vurup adaletten söz etmesi, kendi çarpık hırsızlık anlayışından yalan söylemenin kötü olduğunu çıkaran babanın oğlu Emir'e Hasan konusunda onca yıl yalan söylemesi filmde geçen bazı çarpıklıklar.

General'in tesettürlü olmayan kızı Süreyya'nın Sorhab için "Bir kere bile bana baktığını görmedim" demesi ve Emir'in "Ona zaman ver" diye cevap vermesi Emir'in tevbesinden sonra artık kendilerini düzeltmek yerine çocuğun kendi dünyevi hayatlarına alışacağına inanmaları ve filmin bu umutla bitmesi filmdeki çarpıklıkların kasıtlı olduğunu düşündüren bir örnek.

Çocuklarının neşesinin yetişkinlere neşe vermesine örnek sunuyor. Kabil'deki çocukların neşesi şehre neşe veriyor.

Filmde lüzumsuz olan vasıflar:
Doğum günü düğününün ve evlilik düğününün gösterilmesi gereksiz olmuş.

The Last Samurai
Filmin örnek sunduğu kısım:
Bir tolumun kazanırken kaybetmesine örnek var. Japonya uygar bir ülke olmak için Batılaşmaya çalışıyor. Filmde Japonya'nın bunun için ABD'den askerleri eğitecek insanlar getirtmesi, ABD ile silah anlaşması hazırlaması, ordunun yeni silahlar kullanmaya başlaması gösteriliyor. Batılaşma sadece orduda olmadığı gibi samuraylar da sadece ordu yenileniyor diye ayaklanmıyorlar. Nathan Algren'ı karşılayan Simon Graham, imparatorun Batıya delice hayranlık duyduğunu, samurayların da değişimin fazla hızlı olduğunu düşündüğünü söylüyor.

Batılılaşma yolunda kazanırken kaybetme, Ruh Bakımı kitabındaki şu iki cümleyle anlatılıyor: "Kazanırken dahi kaybetmemize yol açan bu tabloların özellikle topluma bakan vechelerinin merkezinde, Batıya endeksli bir zihin ve ruh hali vardı." ve "Bu toplum da velev ki Batıya üstün gelme, Batıyı fethetme, Batıyı aşma adına girişmiş olsun, Batıyı merkeze alan bütün bu çabaların peşisıra Batıcı olup çıkmıştı işte." (Ruh Bakımı, 49).

Nathan Algren'in Omura ile tanıştığı zaman çok kaba ve alaycı davranması, samuraylar tarafından esir alındığındaki basiretsizliği, Batılıların kendi vahşetlerini görmezden gelip kızılderililer ve samuraylardan vahşi olarak söz etmeleri Batının özelliklerini gösteren örneklerden. Öte yandan Algren, samuraylar için şunu söylüyor: "İlgi çekici insanlar... Uyandıkları andan itibaren kendilerini her ne işle ilgileniyorlarsa onu mükemmel şekilde yapmaya adıyorlar. Böylesi bir disipline daha önce hiç şahit olmadım." Zaten "Hayatımdaki ironiler tarafından kuşatıldım." diye de itiraf ediyor.

Aşırı hayranlığın sebep olduğu yabancılaşmaya örnek var. Yabancılar dalga geçiyor da ülke rezil oluyor diye samurayların saçlarını kesmelerine ve kılıç taşımamalarına dair kanun çıkıyor ve sokak ortasında infaz ediliyor.

Düşmanların bir imparatoru veya bir lider adayını niçin desteklediklerine örnek var. İmparator, batılıların doğru bulduklarını yaptığı sürece güç sahibi olabildiğini söylüyor. Öğretmenine bile kendinin ne yapması gerektiğini soruyor. Batılı güçlere direnebilmek için batıyı taklit ettiğini söyleyebilen Omuro'yu görevinde tutuyor. Hatta Omuro'ya karşı mecliste hiç ses çıkaramıyor.

İnsanların zulme nasıl taraftar olduklarına örnek var. Başka zulümlerin gizlenip kızılderililerden ve samuraylardan vahşi olarak bahsedildiği, tekrar doldurmaya gerek olmadan altı yedi kişinin "haklanabileceği" tüfeklerin tanıtılıp pazarlandığı, zalimlerin kahraman olarak sunulduğu bir ortamda büyüyenler zulme taraftar oluyor elbet. Sadece filmdeki karakterlerin taraftarlığı değil bizim filmdeki zulme meyletmemiz de sözkonusu olabiliyor. Farketmeden en çok gösterilen ve müzikle desteklenen kişiyi ve olayı tutuyoruz ister istemez. Neticede bu filmdeki samuraylar da çok masum sayılmaz.

Filmde lüzumsuz olan vasıflar:
Filmin başında geçen mitolojik açıklamada yaratmak vasfı üç alakasız şeye verilerek sapık bir fikir veriliyor. Romantizm gereksiz.

The Man Without a Past
Filmin örnek sunduğu kısım:
Filmde iki nefsani temayül örneği var. Birincisi, ilahilerini klasik bir tarzda söyleyen müzik grubunun, yeni hedef kitleler seviyor diye popüler şarkıları dinleyip tarzını değiştirmesi. Müzik kimseyi öldürmedi diye müdür tarafından da kabul görüyor. Bu yeni tarzın insanları dansa sevketmesi doğru iş yapıldığına dair bazılarını tereddüde düşürse de genel kabul görüyor. İkincisi, yardım kuruluşundaki kadın Irma ile hafızasını kaybeden Jaakko'nun birbirine yakınlaşmaya başlaması. Kadın makyaj yapmaya ve erkek de araba kiralamaya başlıyor. Adamın evli olduğu ortaya çıkınca nefse zor gelse de bu sefer kuralları zorlamıyorlar. Irma, evlilik kutsaldır diyerek adamın yanında daha fazla kalmamayı tercih ediyor. Jaakko ise istemese de evinin yolunu tutuyor.

Sıkıntıda olanların bürokrasi yüzünden daha fazla sıkıntıya düşmesine iki örnek var. Birincisi, ismi olmayan adam iş bulamıyor, banka hesabı açamıyor, polis merkezinden ayrılamıyor. İkincisi, işleri ters giden adam bankadan aldığı krediyi ödeyemeyince mallarına haciz geliyor. Banka adamın hesabını donduruyor ve makinelerini çok ucuza alıp sonra üç katı fiyatına başkasına satıyor.

Bunca bürokrasiye rağmen gayri resmi ama dürüst yollarla geçinen ve birbirine destek olan yardımsever insanların hayatlarına örnek var.

Filmde lüzumsuz olan vasıflar:
Çok fazla içki içiliyor. Kadını öpmesini göstermesi gereksiz. Müzik olayları uzun sürüyor.

The Pianist
Filmin örnek sunduğu kısım:
İkinci Dünya Savaşı'nın Polonya'da yaşayan sivillere verdiği zararı, harap edilen şehirleri, açlık ve sefaleti anlatıyor. Yahudilerin etiketlenmeleri, duvarlarla örülü yahudi bölgesine sürülüp açlığa mahkum edilmeleri, sebepsiz öldürülmeleri ve trenlerle ölüme gönderilmeleri anlatılıyor. Belki de bunun intikamını almak istiyorlar insanlıktan.

Zalimlerin imtiyazlar vererek zulmüne destek olacak birilerini bulmasına örnek sunuyor. Mesela Itzak Heller, Szpilman ailesine polis gücüne katılıp kurtulabileceklerini söylüyor.

Filmde lüzumsuz olan vasıflar:
Film çok uzun olmuş. Sonlara doğru gereksiz uzunlukta piyano çalıyor.

Up
Filmin örnek sunduğu kısım:
Bu film İslam'dan mahrum kalan bir insanın nasıl boş şeyleri hayatının gayesi edinebildiğinin bir göstergesi. En son terminal filminde cazcıların imzalarını bir kavanozda toplamayı hayatının gayesi edinen bir insanda görmüştüm benzerini. Ruh Bakımı kitabında da bununla alakalı şöyle yazıyordu: "Bir medeniyet ki, hayatlarına anlam arayışı içinde insanlarının gözü dışarılardaydı. Nobel kazanmış bilginlerinin tekmili birden veremediği anlamı ve mutluluğu bulmak için, insanları yollarda'ydı. Kimi Nepal'in yollarında arıyordu mutluluğu, kimi Tibet'in zirvelerinde anlam arayışındaydı. Ve herşeye rağmen, niceleri de İslâm'ın aydınlığında..." (Ruh Bakımı, s.22)

İzlenme kaygısıyla bu acıklı konu, aptal kuş ve köpekler gibi mizahi öğelerle süslendirerek veriliyor. Bu da insanoğlunun ne kadar suni şeylere güldüğünün ve içinde mizahi öğe olmayan şeylere artık itibar etmediğinin bir göstergesi olsa gerek. Filmde ayrıca dünya hayatının nasıl çabucak geçtiğine ve dünyevi olanların nasıl göçüp gittiğine dair mesaj da var.

Düğünde iki tip aile örneği var. Biri çocuklu ve neşeli kalabalık aile, diğeri çocuksuz ve neşesiz küçük aile. Konuşkanlık da ikisini ayıran bir özellik.

Modernleşen dünyada büyük binalar yapma hırsına örnek verilmiş. İnşaat patronu, yaşlı Carl Fredricksen'i yaşlılar evine gönderip evini elinden almak için fırsat kolluyor. Fredricksen'in kendine göre boyayıp düzenlediği ahşap evin yerine büyük standart ruhsuz beton bina yapılmak isteniyor.

Filmde lüzumsuz olan vasıflar:
Romantizm gereksiz.

23 Ağustos 2010 Pazartesi

Bir Banka Hesabının Neshi

Bankaları hiç sevmiyorum. "Para... para... Gel para verelim, para isteyen var mı?" diyorlar. Kim böyle borç para vermeye meraklı olur ki? Ödenemeyen borçların gittikçe artan faizlerinden ve ödemesi gittikçe zorlaşan borçlardan para kazanan bankalar... Bir insan bankaların tuzaklarına aldanmayagörsün.

Herkese Elma Hesabı
Üniversiteye ilk başladığım yıllar (2005) kolay diye Garanti bankasının bankamatik kartını kullanıyordum. Cahillik işte. Memleketten bu yolla para gönderiyorlardı. Bir gün memleketinden ben gibi Garanti bankasının bankamatiği yoluyla para alan bir arkadaş, hesabının kendi talebi olmadan elma hesabına dönüştürüldüğünü fark etmiş. Okul çıkışında beraber bankaya gittik. Elma hesabını kapatmak için epey uğraşmıştı sonra ne olduğunu hatırlamıyorum. Elma hesabı, hesaptaki paranın üzerinde faiz işletilip bir kısmı kullanıcıya verilen bir hesap. Benim bankamatik hesabında elma hesabı olmadığını biliyordum. İçimde de bir gurur vardı benim hesap sağlam diye.

Bankamatikten işleri halletmek kolay geliyordu. Öğrenci belgemin, transkriptimin ve okulun dönem kayıt ücretini hesabımdaki paradan yatırıyordum elim paraya değmeden. Bankada sıra beklemekten rahattı. Bankamatik kullanarak cep telefonu hattıma kontör bile yüklüyordum. Bankamatik hesabımdaki paranın küsuratlı olmasının sebebi olarak böyle küsuratlı harcamaları görüyordum. Ama şu olay ilginçti. Bazen hesabımdaki para eksik gözüküyor ve hesabımda olması gereken paranın tamamı yine de çekilebiliyordu. Paranın tamamını çekince de hesaptaki para eksi görünüyordu.

Mesela bankamatik hesabıma 300 lira yatırılıyor. Bankamatik de bunun 200 lirasına el koymuş gibi hesapta 100 lira var diyor. 300 lira çekince de borcum kalmış gibi -200 lira para kaldı diyor. Bir süre sonra da hesaptaki bu eksi sayılar sıfır oluyor. Bir arkadaş “B tipi likit fon” işletiliyor olabilir dedi. Bende de elma hesabı yokmuş ama “B tipi likit fon” varmış. Nerden bilebilirdim elma hesabı nedir, fon nedir, likit nedir.

İnternetten hesabın ayrıntılarına ilk defa bakınca hesabımın “B tipi likit fon” işletilen bir hesaba dönüşmüş olduğunu (belki başından beri öyleydi) gördüm. Benim adıma hesabımdaki paradan fon satılıyormuş. Bu yüzden hesabımdaki para eksik görünüyormuş. Hesabımdan para çekip eksiye düşünce fonlar satılıp hesabıma geri yatırılıyormuş. Hem de faiziyle birlikte.

O zamana kadar hesabıma yatmış olabilecek faizleri hesapladım. Dünyevi kâr edemeyecek kadar az ama paranın safiyetini bozacak kadar fazlaydı. Garanti bankasındaki bu bankamatik hesabını kullanmamaya karar verdim. İnternetten de hesabı kapatmaya çalıştım ama beceremedim. Kullanılmayan hesap on senede kapanıyor diye hesabı öylece bıraktım. Yanlışlıkla bir işlem yapmazsam 2017 yılında kapanacaktı.

Hesap Kapatma 1
Aradan üç sene geçti. Bankaya unutulmuş birkaç kuruş borcu kalan birkaç yıl sonra ise evine 500 lira haciz gelen insanların haberlerini okudum internetten. Daha da zararlı çıkmamak için nasıl davadan çekindiklerini ve parayı nasıl paşa paşa ödediklerini yazıyordu. Ben de olmadık yerden borcum çıkmasın diye bankamatik hesabımı kapatmaya karar verdim. Ne kadar uğraştırıcı olursa olsun eninde sonunda kapatacaktım.

2010 yılının Nisan ayında bizim okul içindeki Garanti bankası şubesine gittim. “Ben hesap kapatmak istiyorum” dedim. Yanımda ne kart vardı ne de hesap numarasını biliyordum. “Tabi” dedi görevli. Dilekçe yazdı ve altına imzamı istedi. Bu muydu? Bu kadar basit miydi? Görevli en geç bir hafta içinde kapanacağını söyledi. “İyi” dedim ayrıldım bankadan. Sonradan öğreneceğim ki hesap kapatmanın en garantili yolu hesap açtırılan şubeye başvurmak.

Para Yutan Bankamatik
Bankaları hiç ama hiç sevmiyorum. Ama insanın işi düşüyor. Okulla ilgili ücretler bankaya yatırılıyor. Mesela 11 Mayıs 2010’da yaz okulu kayıt ücretini bankamatikte kartsız işlemden yatırmıştım. Bankamatikten kartsız işlem yapabilmek için banka hesabınızın olması gerekmiyor. Hesabınız olsa bile yapılan işlemler hesap üzerinden yapılmıyor. Para üstünü de %90 ihtimalle oracıkta veriyor. %10 ihtimalle de bankamatiğin para üstü verecek parası olmuyor.

Yine Mayıs ayında KPSS’ye başvurmaya karar verdim. Başvuru sırasında gereken belgelerin arasında bir üniversitede okuduğuma dair transkript veya öğrenci belgesi gibi bir belge de yazıyordu. Sonradan böyle bir belgeye gerek olmadığını öğreneceğim ama bilmiyorken yine Garanti bankasının bankamatiğinden kartsız işlemle transkript ücretini yatırmaya gittim. Bu da bir yılan hikâyesinin başlangıcı oldu.

Bizim okulda öğrenci belgesi ve transkript alabilmek için bankaya veya bankamatiğe istediğiniz kâğıt için 2,5 lira para yatırmanız ve ertesi günü öğrenci işlerine gidip talep ettiğiniz bu kâğıdı almanız gerekiyor. Ben de bankamatikten okulu ve paranın niçin yatırılacağını menüleri kullanarak seçtim. Öğrenci numaramı da girdim. Bankamatik para yatırma haznesini açınca cebimdeki eski bir beş lirayı kakaladım. Daha önceden de yaptığım bir şeydi. Para çok eski olursa kabul etmeyip geri veriyordu. Ama bu sefer öyle olmadı. Bankamatik ne para kabul edilemez deyip paramı geri verdi ne de paranız üstü veriliyor dedi ne de paranız yatırıldı deyip fatura çıkardı. Bankamatiğin yuttuğu beş lirayı işleme sokmadığı belliydi. Ben de en başından gitmeye üşendiğim banka şubesinin yolunu tuttum. KPSS’ye zamanında başvurabilmek için transkriptimi zamanında almalı ve bunun için transkript ücretini o gün yatırmalıydım.

Bankaya kapanmasına kırk dakika kala varabildim. Gişedeki bir adama durumu izah ettim. Adam ismimi cismimi sordu. Ne alakası vardı. Ben ismimi cismimi değil sadece öğrenci numaramı girerek beş lirayı yatırdım bankamatiğe ama sorun çıkarmayayım diye ismimi cismimi söyledim. Adam benim Garanti bankasından hesabım olduğunu ve üç hafta içerisinde bankamatiği kontrol etmeye gelenler sıkışan para bulurlarsa hesabıma beş lira yatacağını söyledi. İki üç hafta önce kapanması için başvurduğum hesabımı kapatmadıklarını da öylece öğrendim. “İyi” dedim. Bir transkript ücreti yatırıp bankadan ayrıldım.

Banka ve Bürokrasi
Ertesi gün ders çıkışı hemen öğrenci işlerine transkriptimi almaya gittim. Görevli, hazırlanmış yani çıktısı alınıp altına imza atılmış transkriptlerin arasından benimkini aradı ama bulamadı. Banka dekontumu gösterirsem hemen transkript hazırlayacağını söyledi. Böyle aksiliğin böyle ters zamanda benim başıma gelmesi aklımın ucundan geçmedi değil ama aksilik bu ya. Dekontum yanımda değildi. O sıcak havada ve o dar vakitte yurda kadar gidip öğrenci işlerine geri geldim. Transkriptimi nihayet alabildim. Artık dersime yetişmeliydim. Yetişmeye çalıştığım derste sunum yapacak olmasam dersi hiç düşünmeden asardım. Alelacele derste de yetişebildim.

Ertesi gün İstanbul’a aşırı yağmur yağdı ve KPSS başvuruları uzadı. Ben de bir sabah erkenden başvurabileceğim bir okula gitmek üzere yola çıktım. Okulu bulabildiğim zaman geç olmuştu. İki saat bekledikten sonra sıra bana geldi. Görevli benden sadece kimlik istedi. O kadar uğraşarak aldığım o transkripti hâlâ saklıyorum. Zaman geçti ve okulun bahar dönemi bitti. Yaz okuluna kadar iki hafta vardı ve ben memlekete gittim. Bankamatiğin parama el koymasının üzerinden üç hafta geçmişti. Artık parayı hesabıma yatırmış olmalıydılar. Memleketteki Garanti bankasına gidip sordum. Hesabımda hiç para olmadığını söylediler. “Ama” deyince daha önce görüştüğün şubeye git dediler.

Üç haftalık bekleyişin ardından şimdi de yaz okulunu bekliyordum. Yaz okulu gelse de okulun içindeki banka şubesine gidip hesap sorsam diyordum. Vakit geldi ve o şubeye gidip “Beş lira hesabına üç hafta içinde beş lira yatar.” diyen adamı buldum. Durumu izah etmeden neticeyi sordum. Hesabıma para yatmış ama hesap işletim ücreti olarak kesilmiş. “Ben işletmedim ki hesabı, zaten bu olaydan çok önce kapanmış olmalıydı.” desem de yapacak bir şeyi olmadığını söyledi. Hesap işletim ücretini o gün öğrendim. Çoğu banka altı ayda bir veya yılda bir bütün hesaplardan 34 lira hesap işletim ücreti kesiyorlarmış (Ancak Ziraat Bankası öğrencilerden kesmiyormuş). Neyse ki olaydan borçlu çıkmadım.

Hesap Kapatma 2
Madem paramı geri alamadım deyip hesabımı kapatma başvurusunda bulundum. Önceki sefer yaptıkları gibi dilekçe yazdılar. “Ya yine kapanmazsa…” dedim. Onlar da kendilerinin sadece dilekçe yazabildiklerini, dilekçenin işleme sokulmama ihtimali olduğunu ama hesabı açtığım şubeden yani memleketimden anında kapatabileceğimi söylediler. O gün dilekçeyi yazdırdım ve yaz okulunu bitirip memlekete gitmeyi bekledim.

Zaman geçti ve ben KPSS’ye girdim çıktım. Yaz okulu bitti ve memleketime geldim. Arkadaşla beraber önce Halkbank’a uğradık. Zamanında burs başvurusu için Halkbank’tan hesap açtırmıştım. O gün hesaba beş lira yatması gerektiğini söyledilerdi. Hem hesabımı kapatır hem de o beş liramı alırım dedim. Meğer bu para da çoktan hesap işletim ücreti olarak kesilmiş. Boş hesap da beş sene kullanılmayınca zaten kapatılmış. Sırada Vakıfbank vardı. Arkadaş oradan bir lira otuz kuruşunu çekip hesabını kapattı. Sonra Garanti’ye uğradık. Dilekçe işe yaramış ve hesabım zaten kapatılmış. En son da Yapı Kredi’ye uğradık. Arkadaşım bir lira elli kuruşunu çekti ve hesabını kapattı. O gün de hesap kapatma günü oldu.

Bazen yolda yürürken birileri lafa tutuyor. “Afedersiniz! Bişey sorucam. Bu okulda mı okuyorsunuz?” diye söze başlayıp yeni banka müşterileri arayanları insan diye dinliyorum. İhtiyacım olmadığını veya yardımcı olamayacağımı söyleyeceğimi bildiğim halde dinleyip cevap veriyorum. Şimdi tekrar düşünmeye başladım. Belki sadece sayıyı bulup bankadan yevmiye almak isteyen bu insanlar “kart ücreti yok” gibi yalanlarını yuttururken ve daha da önemlisi reklamlara ve broşürlere para dökerek insanları kandırıp sıkıntılı anlarında varını yoğunu sökmekle beslenen bankalara hizmet ederken değer verilmeyi hak ediyor mu?

15 Haziran 2010 Salı

Vasıtaların Gayeyi İşgali

Bazen araçlar üzerinde o kadar yoğunlaşılır ki amacı kaybettiğimizin farkında bile olmayız. “Mnemonics” ile ezberleme tekniği gibi. Sınavda akla gelmesi için İç Anadolu Bölgesi’ndeki göllerin baş harflerinden anlamlı bir kelime çıkarırız. Hep o kelimeyi tekrar ederiz, onu ezberlemeye çalışırız. Sonra o kelime aklımıza gelir ama biz o kelimeden göllerin isimlerini çıkaramadığımızı sınavda anlarız. Ders anlatırken verdiğimiz örnekler dersi daha açık hale getirmekten ziyade öğrencilerin kafalarını daha da karıştırabilir. Siz o örneği terk edip konuya döndüğünüzde öğrenciler hala o örnekte takılıp kalmış olabilir. O örneği ezberleyip sınavda onu soracağınızı umabilirler.

Bazen ÖSS gibi bir ölçme aracı amaç haline gelip öğrenciler, veliler ve okul idarecileri öğretmenlerden öğrencileri bu sınava hazırlamalarını isteyebilir. Öğretmenler de konuları öğretmekten çok sınavda nasıl başarılı olabileceklerini göstermeye başlayabilir. Sonra yardımcı ders kitapları da artık bu yeni amaca göre hazırlanmaya başlayabilir.

Bazen amaçlar unutulunca araçlar amaç olur. Şöyle bir fıkra anlatılır:
Devlet bir gün geniş ve boş bir araziye geceleri göz kulak olacak bir bekçi işe almaya karar verir. Bir süre sonra düşünülür;
“Peki, talimatlar olmadan bekçi işini nasıl yapacak?”
Bir planlama birimi kurulur ve planlamayı yapmak üzere iki kişi işe alınır. Bir süre sonra;
“İşleri yapıp yapmadıklarını nasıl kontrol edeceğiz?” diye düşünülerek iki denetmen işe alınır. Biri denetim yapmakta diğeri raporları yazmaktadır. Bir süre sonra;
“Bunların maaşları hesaplanıp nasıl ödenecek?” diye tartışılır ve bir muhasebeci şefi, bir kâtip, bir de istatikçi işe alınır. Gene bir süre sonra;
“Peki, bunlardan kim sorumlu olacak?” denilir ve bir müdür ve iki de müdür yardımcısı işe alınır. Bir süre sonra ise,
Ülkede ekonomik kriz çıkar ve bütçedeki masrafları kısmak için bekçi işten çıkartılır...
Bazen iyi bir amaca ulaşmak için giriştiğimiz yolların kendileri amaç haline geliveriyor ve bu yollarla ziyade iştigal bizi asıl amaçtan daha da uzaklaştırabiliyor. İyi bir niyetle namaz hakkında atıp tutanlara kimler ne cevap vermiş derken namaza gereken ehemmiyeti veremeyebiliyoruz. “Risale Okumaları 4” kitabının “Öncelikler” başlıklı makalesinde Metin Karabaşoğlu diyor ki:
Âfakla ziyade iştigalin, velev İslâmî ve imanî bir hamiyetle de olsa, kendi iç âlemimizde bir daralma ve zayıflama sonucunu getirdiğini; bunun ise bizi âfâkî hadisatın tazyikatından daha rahat etkilenebilir, âfâktaki bozucu etkilerin taşıdığı marazlara daha kolay yakalanabilir hale getirdiğini hepimiz bilfiil tecrübe etmişizdir. Bu süreçte, farkına bile varmadan içine girdiğimiz bir kısırdöngü sözkonusudur esasında.

Biraz daha açacak olursak, yaşadığımız bu kısırdöngü şu şekilde cereyan ediyor: Hayatın normal akışı içinde neye ne kadar yer vereceğimizi tesbit edip bir ‘denge’ye kavuşmuşuz ve o denge üzere her şeye kameti kıymetince değer vererek yaşayıp gidiyoruz. Derken, dış dünyada daha önce kestiremediğimiz bazı olaylar vuku buluyor. Bu olaylar, hele ucu İslam’ın fütuhatına veya İslâm’a hücuma dokunuyor ise, merak dikkatimizi ziyadesiyle celbediyor. Böylece, baştaki denge hali elimizden kayıp gidiyor. Dış dünya ile, daha önce ilgili olmadığımız derecede ilgilenir hale geliyoruz. Bu ise, iç âlemimize olan dikkat ve ihtimama bedel gerçekleşiyor. İç âlemimiz bozulunca da, dış âlemdeki hadisat, bizim gerçekleşeceğini umduğumuz şekilde gerçekleşmiyor.
Bazen iyi yollara tutunuyoruz ama amacımızı tam bilemiyoruz. O zaman amacı o yol sanıyoruz. Okuduğumuz kitaplar bu şekilde hayata geçmeyen bilgiler olarak kalabiliyor. “Kur’an-ı Kerîm’i Nasıl Anlamalıyız?” kitabının 36. sayfasında Taha Hoca diyor ki;
Allah Resulü (sallallahü aleyhi ve sellem) buyuruyor ki: “Sizler iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olamazsınız.” Daha sonra Allah Resulü (sallallahü aleyhi ve sellem) sözlerini şöyle tamamlıyor: “Şimdi size uyguladığınızda birbirinizi seveceğiniz bir şey göstereyim mi? Aranızda selamı yayın.”

Bu hadis-i şerifi birçoğumuz okumuşuzdur. Ama okumalarımız genellikle yoğun ve hızlı olduğundan oturup üzerinde düşünmek, hadisin işaret ettiği uygulamayı hayatımıza taşıma kararı almak gibi istifadeler sağlamamıştır. Bir gün belki Riyazu’s-Salihin’i açıp 20-30 sayfa okumuş, o sırada bu hadisi de görmüş belleğimize geçmişizdir. Hadis kültürümüz zenginleşmiştir; ama Müslüman şahsiyetimiz bundan pek nasiplenememiştir. Ertesi gün sokağa çıkmış, karşılaştığımız insanlara yine selam vermeden geçip gitmişizdir.
Bazı yolların asıl amacını hiç bilemeyebiliyor, bilsek de işimize gelmediğinden ilgilenmeyip görmezden gelebiliyoruz. O yol bizim amacımız oluveriyor. Bilimin asıl amacını öğrenmeyip kuru bilim öğrenmeyi veya Feynman’ın önerdiği gibi sebep sonuç ilişkileri içinde boğulmayı amaç edinebiliyoruz. İslâm’ın İnanç Esasları kitabının 37-38. sayfalarında diyor ki:
İnsanoğlu evrendeki bu tabii sistemi keşfettikçe Allah'ın varlığına delil bulmuş olur. Moleküler biyoloji, genetik mühendisliği, hücre biyolojisi, astrofizik, astronomi, fizik ve kimya gibi bilimler, Kur'an'ın beyanları ile âhenk içinde Allah'ın kudret, irade ve yaratıcılığını bildiren örneklerle doludur. İmam Gazzâlî'ye göre ilâhî hikmet, âlemdeki sebeplilik, düzenlilik ve gayeliliğin ilkesidir. Dolayısıyla sebeplerin sebebi olan Allah, mutlak hakîm yani hikmetle hükmedicidir. Söz gelimi gece ile gündüzün, güneş ile ayın hareketlerini, dört mevsimin oluşumunu, hayvanlar, bitkiler ve cansız varlıkları, rüzgâr, yağmur, ırmak ve denizleri düşündüğümüzde, bunların hepsinin belli hikmetlere göre ve bir düzen içinde varlık sahnesine çıktıklarını görür, bazen âhenk ve gayeliliği canlıların organlarında, bu organların onların yaşayışına getirdiği katkıda müşahede edebiliriz. İmtihanın sırrı da imanın önüne engel olan bu mâniaları aşarak ona ulaşmada yatmaktadır. Nefislerinin ve şeytanın telkin ve vesveselerine kulak vermeyerek fıtrat-ı selîmesinin ve vicdanının sesini dinleyenler, imana vâsıl olarak imtihanı başarmakta, engellere takılanlar ise yarı yolda kalmaktadırlar.
“Kalbin Diriltilişi” kitabının 32. sayfasında İsmail Çetin Hoca da benzer şey söylüyor:
İlim sadece bilmek değildir. İlim, aslî maksada yani İslam’a iletiyorsa ilimdir. Allah’ın ve kulların haklarına tecavüz olmaksızın maksad = amaçlara insanı ulaştıran ilim, hakîkî ilimdir. Muteber ilim de budur.
Bediüzzaman Said Nursi, onikinci sözde konuyla alakalı güzel bir örnek veriyor:
Sonra o Hakim, şu musanna ve murassa Kur'an'ı bir ecnebi feylesofa ve bir Müslüman alime gösterdi. Hem tecrübe, hem mükafat için emretti ki, "Her biriniz bunun hikmetine dair bir eser yazınız. Evvela o feylesof, sonra o alim ona dair bir kitap te'lif ettiler. Fakat feylesofun kitabı yalnız harflerin nakışlarından ve münasebetlerinden ve vaziyetlerinden ve cevherlerinin hasiyetlerinden, tarifatından bahseder; manasına hiç ilişmez. Çünkü o ecnebi adam Arabi hattı okumayı hiç bilmez. Hatta o müzeyyen Kur'an'ı bilmiyor ki bir kitaptır ve manayı ifade eden yazıdır. Belki ona münakkaş bir antika nazarıyla bakıyor. Lakin, çendan, Arabi bilmiyor, fakat çok iyi bir mühendistir, güzel bir tasvircidir, mahir bir kimyagerdir, sarraf bir cevhercidir. işte o adam, bu sanatlara göre eserini yazdı.

Ama Müslüman alim ise ona baktığı vakit anladı ki, o Kitab-i Mübin'dir, Kur'an-ı Hakim'dir. İşte bu hakperest zat ne tezyinat-ı zahiriyesine ehemmiyet verdi ve ne de hurufun nukuşuyla iştigal etti. Belki öyle bir şeyle meşgul oldu ki, milyon mertebe öteki adamın iştigal ettiği meselelerden daha ali, daha gali, daha latif, daha şerif, daha nafi, daha cami. Çünkü nukuşun perdesi altında olan hakaik-i kudsiyesinden ve envar-ı esrarından bahsederek gayet güzel bir tefsir-i gerif yazdı. Sonra ikisi eserlerini götürüp o Hakim-i Zişan'a takdim ettiler. O Hakim, evvela feylesofun eserini aldı. Baktı, gördü ki, o hodpesend ve tabiatperest adam çok çalışmış; fakat hiç hakiki hikmetini yazmamış, hiçbir manasını anlamamış, belki karıştırmış. Ona karşı hürmetsizlik, belki edepsizlik etmiş. Çünkü o menba-ı hakaik olan Kur'an'ı manasız nukuş zannederek, mana cihetinde kıymetsizlik ile tahkir etmiş olduğundan o Hakim-i Hakim dahi onun eserini başına vurdu, huzurundan çıkardı.

Sonra öteki müdakkik hakperest, müdakkik eserine baktı, gördü ki: Gayet güzel ve nafi bir tefsir ve gayet hakimane, mürgidane bir te'liftir.
Araçların amaçları işgal ettiği çok alan var. Tıkanıp kaldığımızda amaçları ve araçları tekrar gözden geçirmemiz gerek. Asıl amacı aklımızdan hiç çıkarmasak da tıkanıp kalmasak diye bizi amaçlardan saptıran şeyin ne olduğunu düşündüm bir ara. Dünyanın meşgalesiymiş meğer. İmam Gazâlî’nin Kimyâ-yı Saâdet kitabında şöyle yazıyor:
Dünyanın aslı; yemek, elbise ve mesken olduğu gibi, insan için zaruri olan san´at da üçtür: Ziraatçılık, dokumacılık ve marangozluk. Fakat bunların da kolları vardır. Bazıları ona hazırlık içindir. Pamuk döven ve iplik büken, dokumacının işini yapıyor. Bazısı da bunu tamamlar, terzi gibi ki, dokumacının işini tamamlıyor. Bunların hepsi için âletlere ihtiyaç vardır. Bunlar da odun, demir, deri ve bunun gibi şeylerdir. Böylece demircilik, marangozluk ve dericilik san´atları meydana geldi. Bunların hepsi meydana gelince birbirlerine yardım etmeye muhtaç olurlar. Çünkü herkes, kendinin bütün işlerini yapamaz. Böylece terzi, dokumacının ve demircinin işini, demirci de, diğer ikisinin işini yapmak için bir araya geldiler. Bu şekilde her biri ayrı iş yaptılar. Bu yüzden aralarında bazı şeyler meydana geldi, birbirlerine düşman olmaya başladılar. Çünkü her biri kendi hakkına razı olmadı ve diğerinin hakkına geçmek istedi. Böyle san´atlardan üç çeşide daha ihtiyaç oldu. Biri, saltanat ve siyaset [idare], diğeri kadılık ve hâkimlik, diğeri de insanlar arasında onunla kanun teşrii yapılan fıkıh san´atlarıdır. Her ne kadar bunların çoğunun el ile alâkası yoksa da, her biri birer san´attır.

İşte bu sebeple, dünya meşgalesi çoğaldı ve karıştı. İnsanlar onun arasında kendilerini kaybettiler ve başlangıçta bunların esasının üç şey olduğunu anlayamadılar. Bütün bunlar yemek, giymek ve mesken içindir. Bu üç şey de beden için lâzımdır. Beden de kalb için lâzımdır. Onu taşımaktadır. Kalb de Allahü Teâlâ için [O´nu bilmek için] lâzımdır. O hâlde kendini ve Allahü Teâlâ´yı unutanlar; kendini, Kabe´yi ve seferi unutup bütün zamanını deveye bakmaya veren hac yolcusuna benzerler.

Demek ki, dünya ve hakikati bu anlattıklarımızdır. Her kim onda sefere hazırlanmaz, işini bitirmez, gözünü âhirete çevirmez ve dünya meşgalesini ihtiyacından fazla tutarsa, dünyayı tanımamış olur. Bunun sebebi cahilliktir. Bahusus Peygamber Efendimiz buyurdu: “Dünya, Hârut ve Mâruttan daha büyük büyücüdür. Ondan kaçınız.”. Dünya böyle bir büyücü olunca, onun hile ve aldatmalarını ve onun işlerinin neye benzediğini insanlara açıklamak farz olur. Şimdi dünyanın neye benzediğini dinle!
Birbirinin hakkına geçmenin hayat standardı ve pazarlamanın olmazsa olmazı olduğu, yaldızlı teknolojik oyuncakların her yerde insanları oyaladığı, zamanın düşünmeye fırsat bırakmayacak kadar hızlı aktığı şu modern dünyada hedefimizi belki her gün gözden geçirmemiz gerek. “Eyvah! Aldandık!” diye inleme cesaretini taşıyan arkadaşların yanında dolaşmak gerek belki amacımızı unutmamak için. Birbirine hakkı tavisye edip birbirinin nasihatini dinlemek gerek.

Bir İstanbul Seyr-ü Seyahati

Hisarüstü’nden Bebek sahiline bizim okulun içinden geçerek ve fotoğraf çekinerek indik. Sonra Bebek iskelesine yürürken Şükrü'yü Çengelköy vapuruna yetişebileceğine ikna etmeye çalıştık. İkna olmadı, Eminönü'nde bize katılmaya karar verdi. Biz de Bebekliler Derneği'nin pankartları arasından geçip iskeleyi bulduk. Bir yanda tadilat bir yanda şenlik hazırlıkları vardı.

Bindiğimiz vapur önce Arnavutköy'e uğradı. Arnavutköy'ün sahilindeki hep dibinden gördüğüm binalar karşısından bakınca daha güzelmiş. Birkaç fotoğraf onlardan birkaç fotoğraf da motorun köpürterek beyazlattığı kaynayan sudan çektik. Birkaç durak daha gittiydik. Ahmet'le ben hala fotoğraf çekmekle oyalanıyorduk ki bir adam "son durak" diye bize seslendi. Vapurun ön tarafına doğru giderken “Samet nerde?”, “Çengelköy’e gelmeden nasıl son durak olur?” gibi sorular soruyordum kendi kendime. Meğer Samet inmiş aşağıdan bize bakıyormuş. Çengelköy’e gelmişiz.

İlk defa adımımı bastığım Çengelköy İskelesi çok güzel bir yere yapılmış. Beyaz boyalı bu şirin binadan çıkıp karayoluna varmak için bir arabanın zor sığacağı genişlikte ve bir ev için uzun iki ev için kısa uzunlukta iki ahşap bina arası bir yoldan geçip gitmemiz gerekiyordu. Bu yolun ucunda bulunan üzüm yaprakları sanki iskeleyi ve önündeki bu kimilerine göre çıkmaz olan sokağı dışarıdan saklıyordu.

Yukarıdaki ağaçların arasından sızıp bu evlerin duvarlarına düşen güneş ışığından oluşan desen ağaçların sallanmasıyla dalgalanıyor ve beyaz boyalı ahşap duvarların kenarlarında ve evlerin pencere önlerinde bulunan saksılardaki kırmızı çiçeklerle beraber çok güzel bir görüntü oluşturuyordu. Bu güzel sokakta da birkaç fotoğraf çekmeden geçemedik. Fotoğraf çekerken bir evin yanına fazla yaklaştığımız esnada içerden bir çocuğun bağırdığını bir kadının ona kızdığını duyunca bu güzel evlerde insanların yaşadığı aklıma yeni gelmişti. İnsanların mahremiyetini işgal etmemek için çok durmadan o sokaktan çıktık.

Sokağın tam karşısında otobüs durağı bizi bekliyordu. Çok geçmeden bizi Kanlıca’ya götürecek otobüs geldi. Kuzeye doğru epey yol gittik. Samet’in yürüyerek gidersek yoruluruz dediği yol epey uzun olacak ki ben otobüste de yoruldum. Yol uzun olmasına rağmen çok güzeldi. Bir gün hususen bu yolda yürümek için Anadolu yakasına geçmek lazım olduğu kanaatine vardım. Kanlıca’da inip üzerine pudra şekeri döktürdüğümüz taze yoğurdumuzu aldık ve yemek için sahile yanaştık. Ancak bir yer bulup oturana kadar siyah pantolonum rüzgârda dağılan pudra şekerinden alacalı pantolon oldu. Neyse ki pudra şekeri su ile silinince kolayca çıkıyormuş. Biraz sahilde oturup geçen gemileri ve iskelenin çatısına çıkıp inen güvercinleri seyrettik. Cuma vakti yaklaşınca Kanlıca İskelesi’nin tam önünde film çeken stresli insanların arasından geçip otobüs durağına gittik.

Sıcağın bağrındaki otobüs durağından otobüse binip Kanlıca’ya geldiğimiz yerlerden tekrar geçerek Samet’in Selim İleri’nin sevdiği bir yer olduğunu söylediği Vaniköy’e Cuma namazı kılmaya gittik. Meğer Vaniköy de Kanlıca’ya giderken önünden geçip gittiğimiz yerlerdenmiş. Cami Vaniköy durağının hemen arkasında sahilin yanıbaşındaydı. Birkaç fotoğraf daha çekip abdest aldık ve camiye girdik. İstanbul’daki camilerde cuma namazı öncesi vaazları hep cami imamından dinlerken burada radyodan dinledik.

Camiden çıkınca da boğaz manzaralı profil fotoğrafları çektik. Vaniköy’den ayrılmadan Ahmet’le Samet’in aklına caminin arka kısmında bira kapağına gömülmüş iki tane dinleme cihazıyla unutulmuş gibi görünen su şişesi buldukları geldi. İmam efendiye söylemeye gittiğimizde herkesin dağılmış ve cami kapısının kilitlenmiş olduğunu gördük. Vaniköy’ü kendi sessizliğine bırakıp otobüs durağına giderken klimalı bir otobüsü kaçırdık. Sonra gelen kırmızı otobüse de çok kalabalık olduğundan binmedik. Biraz uzun bir bekleyişin ardından gelen ilk otobüse Üsküdar otobüsü diye bindik. Uzunca bir yol gittikten sonra Üsküdar – Kadıköy sapağından Kadıköy tarafına dönünce bindiğimiz otobüsün Kadıköy otobüsü olduğunu anlamış olduk. Bu vesileyle ben de beş yıldır okuduğum İstanbul’da ilk defa Kadıköy’e gitmiş oldum.

Kadıköy'de otobüsten indikten sonra Ahmet’le Samet’in bana Kadıköy’ü boğasıyla, meydanıyla, sahaflar çarşısıyla, Haydarpaşa Garı'yla, iskelesiyle tanıtmalarıyla iskeleye yürüdük. Dalgalarla sallanan bir platformun üzerindeki iskelenin turnikelerinden akbilimizi basıp geçtik. Eminönü vapuruna binip dalgakıranı, yunusları, deniz seviyesinde uçan kuşları, Sultanahmet’i ve tepsi tepsi giden portakal sularını seyrederek yirmi dakika yüzmüşüz. Bu vapur hattının on dakikalık Üsküdar – Beşiktaş hattı gibi kısa olmadığını bilseydim yorgun halimle beşik gibi sallanan bu vapurda Ahmet gibi ben de uyurdum.

Vardık varacağız derken Eminönü’ne gelmişiz. Limandan otobüs duraklarına yürürken işittiğimiz boğaz gezisi için yolcu toplamaya çalışan bir elemanın kalitesiz bir hoparlörle yaptığı anonslar biz durağa yaklaştıkça boğuklaşıyordu. Duraklara vardığımızda bu anons diğer boğuk seslerin ve otobüs gürültülerinin çıkardığı seslerin arasında kayboldu. Gürültüsüz bir anı yakalayıp Şükrü’yü aradık ve onu da alıp bir Unkapanı otobüsüne bindik. Kısa bir süre sonra da ineceğimiz durağa vardık.

Unkapanı’nda su kemeriyle Haliç arasındaki mesafenin tam ortasında otobüsten inip vakıf ve esnaf lokantalarının bulunduğu sokağa girdik. Ahmet bizi daha önce büryan isimli kuzu kebabı yediği bir Siirt lokantasına götürdü. Sofraya oturduğumuzda bizi üç büyük tabak ikramla karşıladılar: çiğ köfte, salata, acısız ezme. Kaşarlı pidenin beş lira olan fiyatına sevinirken yumurtalı mı olsun diye sormaları beni ziyadesiyle memnun etti. Yemekten sonra çayımızı içip kalktık.

Canlı arılarla dekore edilmiş Balcı Hüsnü’den fıstık alıp oralarda dolaşmaya başladık. Geçerken Zeyrekhane tabelaları görüp takip ettik. Yol bir kilise mi yoksa bir cami mi olduğunu anlayamadığım tadilat halindeki bir mabede çıktı. Buraya kadar gelmişken cumbalı ahşap evlerin önünde fotoğraf çektik. Kazım Karabekir’den satın alındığı iddia edilen satılık harap olmuş ahşap bir evin bulunduğu sokaktan girip şehrin curcunasından uzak ve içinde çocukların oyun oynadığı taş döşemeli sokakları gezdik. Boş bir arazide yün döven bir kadının çevresindeki ibiği yatık beyaz tavukları gördüğümde müzede dolaşıyoruz hissine kapıldım.

Bir harabenin sağlam kalan merdivenleri önünde birkaç fotoğraf çektikten sonra bu ayrık mekânı terk edip aşağıdaki caddeye indik. Muşambacıların bulunduğu alt geçitten geçerek bizi Taksim istikametine götürecek bir otobüse hareket halindeyken bindik. Taksim bayırında inip geniş caddenin dar kaldırımlarından Galata Kulesi’ne giden dar sokağa kadar indik. Bu dar sokakta fotoğraf çeke çeke Galata Kulesi’ne vardık. Bebek’te iskele önünde gördüğümde garip karşılamadığım konser hazırlıklarını tarih kokan bu sokaklarda görünce epey yadırgadım. Bu hazırlıkların bir tarafındaki günün şarabını tabelasına yazan bir şarapçı diğer tarafındaki çılgınlar gibi eğlenen bir grup genç bu tarihi dokunun eğlence mekânı olarak kullanıldığını hal diliyle söyleyince beni hayal kırıklığına uğrattı.

Galata Kulesi’nde turistlerin özel mercekli siyah makinelerine aldırış etmeden bizim gariban makineyle bir tur fotoğraf çektik. İki kişi genişliğindeki yürüme bandında yaşlı turistlerin Anadolu yakasına genç turistlerin Sultanahmet’e alıcı gözüyle bakarken ilerlemeyip veya kenara çekilmeyip ortada durmaları tıkanmaya sebep oluyordu. Bizden beş lira alınırken kendilerinden on lira alınmasının acısı çıkarıyorlardı belki de. Belki de boğaz ve haliç kavşağına bakan doğu tarafı hem kendileri bırakamayıp hem de bizim bırakıp gözleri kısan kaslara kramp sokan güneşin karşıdan vurduğu ve cephesinin karasal kısma baktığı batı tarafa gideceğimize ihtimal vermeyip rahatlarını bozmuyorlardı.

Galata Kulesi’nden indikten sonra Süleymaniye Camisi’nin arkasındaki Ağa Kapısı’na gitmek için Karaköy’deki tramvay durağına kadar yürüdük. Gelen ilk tramvay çok kalabalık olduğu halde bindik. Her durakta daha da kalabalıklaşan tramvaydan Beyazıt durağında güçlükle indik. İstanbul Üniversitesi’nin kapısının sol tarafındaki sokak boyunca Ahmet’in acaba başka bir yerde miydi Ağa Kapısı tereddütleriyle yürüdük. Tadilattaki Süleymaniye Camisi’nin bahçesine kurulmuş büyük çadırda ikindi namazını kıldık. Sonra sokağın ta bir ucuna bize buyurun demeye gelen garsona tok karnımızla aldırış etmeden iki buçuk liraya kuru fasulye veren lokantacıların önünden geçerek Süleymaniye Camisi’nin etrafını dolandık. Erkenden kepenklerini indirmiş toptancıların sokağının biraz aşağısında Ağa Kapısı’nı bulduk.

Siyah tabelaları ve loş ortamıyla kötü bir ilk izlenim bırakan Ağa Kapısı’nın güzel bir çayhane olduğunu merdiven girişindeki Şükrü’nün yıllar önce buraya gelip misafir defterine yazdığı bir yazıyı araması esnasında inceleme fırsatı bulduğumuz çeşitli bitkiler içeren kavanozlara ve üst katlara çıkınca gördüğüm güzel manzaralı pencerelerin önündeki masalarda yer alan menülerin türlü çaylarla donatılmış listesine bakınca anladım. Çayların üç veya dört lira olduğu bu mekânda Hisarüstü’ndeki simitçide iki liradan fazla fiyat ödemediğim büyük bir limonata bardağından çok daha ince olan bir bardağa beş lira ödemeye karnım yanıyordu. İçeceklerimizi içip, fotoğraflar çekip, kalan fıstıklarımızı yiyip ayrılma vakti gelince aşağıya indik.

Akbilsiz pasoya geçerken içinde para kalmış olmasın diye cebimdeki bozuklukların tamamı yerine iki lirasını Karaköy’de akbil dolumuna harcamama rağmen Ağa Kapısı’ndan çıkarken hala nasıl biriktiğini anlayamadığım cebimdeki dört buçuk lirayı Hisarüstü’ne taşımayıp buralarda bırakmanın yollarını arayarak Ahmet’ten elli kuruş alıp beş lira olarak limonatanın ücretini ödeme gibi planlar yaparken Şükrü’nün cömertlik edip hesabın tamamını ödemesi bizleri, en çok da beni, mahcup etti. Çıkışta geldiğimiz yoldan gelmekle aşağıya doğru yol bulunur diye inmek arasında tereddüt edip portakal tezgâhını eski bir binaya sokmaya çalışan bir adama yardım edip akabinde sorduk. Aşağıya doğru koyulduğumuz yolun çok çabuk Eminönü’ne çıktığını görünce Beyazıt’a tramvayla o kadar yol gittiğimiz ve tramvay durağından sonra epey yol yürüdüğümüz aklımıza geldi. Oyuncakçıların caddesinden sağa sapan merdivenli bir yoldan çok rahat gelebilirmiştik meğer.

Hisarüstü’ne gitmek için bineceğimiz 43R artık Eminönü’nden geçmediği için tramvay kullanmamız gerekti. Eminönü meydanına geldiğimiz zaman Galata Köprü’sünden yürüyerek geçip Karaköy’deki tramvay durağına gitmemin altgeçitten geçip Eminönü’ndeki tramvay durağına gitmekten daha yakın gibi geldiği bir esnada kendimizi köprünün üstünde bulduk. Sıra sıra dizilmiş balıkçıları izleyerek köprüyü geçerken birbirimize hikâyeler anlatıyorduk. Köprünün sonunda bir balıkçı martılara seslenip havaya kalem büyüklüğünde balık atıyor ve martıların onu havada yakalamasıyla seviniyordu. Balıkçılar pazarının üstünde de martılar dönüyor ve nasiplerini arıyordu.

Bu manzaraların seyrinden sonra tramvay durağına varıp tramvayı bekledik. Yorgun halde bindiğimiz tramvayda rahatlıkla oturacak bir yer bulabildik. Kabataş’a kadar fotoğrafımızı çektik. Son durakta inip hemen 43R'yi yakaladık. Bu otobüsü de beklememiş olmamız ve arkada dört kişilik yer bulabilmiş olmamız 43R’nin Eminönü’nde oyuncakçıların oradan geçtiğini yâd ettiğimiz günlerin hasretini giderdi. Galata Kulesi’nin yanındaki Beyoğlu Belediyesi’nin stantlarından aldığımız kitapçığı inceleyerek ve fotoğraf çekerek Beşiktaş bayırını nasıl çıktığımızı ve Etiler trafiğinden nasıl geçtiğimizi anlamadan Hisarüstü’ne vardık.

6 Haziran 2010 Pazar

Aleni Musiki

Finaller bitiyor, yeni bir yolculuk görünüyor. Benim için her yolculuk bir baş ağrısı. Dönem ortasında eve gitmiştim. Dönerken otobüste Kral TV'yi açmışlar müstehcen görüntü ve ses yayını yapıyorlar ve kimsenin sesi çıkmıyordu. Doğrudan fuhşu cici gösteren sözleri ihtiva eden şarkıları hiç utanmadan toplum huzurunda nasıl çalabildiklerine hayret ettim. Muavinden kibar bir şekilde televizyonu kapatmalarını rica ettim. Yolcuların istediğini söyledi. Ben de sormadan açtıklarını söyledim ve kaç kişinin istediğini sordum. Herkese tek tek soramayız dedi. Peki hiç isteyen oldu mu dedim. Evet dedi ve durakladı. Ben inanmadım. Herhalde kendini yolcu kabul ederek bunu söyleme garabetinde bulundu. Arka koltuklarda oturup önde ne olup bittiğini görebilmeme rağmen muavinin bir yolcunun herhangi bir talebini dinlediğini veya ikram isteyip istemediklerini sormaktan başka bir söz sarfettiğini görmedim.

Sonra otobüste uydu var, açmak icap ediyor, yolcular TV varken açılmasını istiyor diye şerh koydu. Bir kişi için kapatamayız, ancak kanal değiştirebiliriz dedi. Nasıl olurdu? Napayım ben, kulaklarımı mı tıkayayım. Dinlemek isteyen 3 liraya radyo alıp onu dinlesin. Çok meraklısı zaten MP3 çalarını yanından ayırmaz. Ancak bir kaç kişinin istemesiyle açamazsınız demeliydim. Adama kanal değiştir madem dedim. Çok sesi çıkmayan cızırdamayan kanal aç dedim. Bir süre başka kanal açık kaldı, birkaç sefer değiştirildi. Birkaç kişi daha şikayet etti. Okulumun olduğu şehre yaklaşırken dayanamadım ben de bir kez daha TVyi kapatmalarını istedim. Nihayet kapattılar. Geriye kötü ve gürültülü bir yolculuk kaldı. Alternatifim olsa aynı firmadan yolculuk yapmam.

Hayret ediyorum nasıl herkesin dinlediklerini dışarı verme ihtiyacı hissettiğine. Dükkanında kulaklık takamıyor, dükkanının içinde müziğini şarkısını çalıyor diyelim. Sokağa verme ihtiyacı nerden ortaya çıkıyor anlamıyorum. Ben elalemin gürültüsünü dinlemek zorunda mıyım? Bu ne çocuk gürültüsü ne inşaat. Tamamen keyfi bir uygulama ile çevresine rahatsızlık vermekten hiç çekinmiyorlar. Bazen ben tek miyim diye düşünüyorum insanların açıktan müzik dinlemesine karşı çıkan. Herkes müzik dinliyor, çoğu dinletmek ve sokakları inletmek, ortamın havasını bozmak istiyor. Bana Hitler'in konuşmalarının sokaklardaki hoparlörlerden sürekli yayınlanması suretiyle yapılan propagandayı hatırlatıyor. Dinlemek istemiyorum zihnimi bulandıracak, dimağıma kazınacak sapık düşünceler içeren şarkı sözlerini.

İşin ilginç yanı şu ki çoğu kişi müzikte sınır tanımıyor. İşitmekte de haram olduğunu çoğu kişi bilmiyor. Bazıları (müzik dinleyicisi eski ben gibi) sınırı vicdanını rahatsız etmeye başlama derecesi olarak görüyor. Hadislerden ibret alırlar diye düşündüğüm bazı müslümanlara müzik hakkında bir kaç hadis okuduğum zaman şehveti tahrik etmezse caiz olur diye cevap veriyorlar. Kim müzikten tahrik olduğunu kabul eder ki? Böyle cevap verenlere şunu demeliyim ki en azından caiz olmadığına inandıkları kısmına karşı çıksınlar:
O halde şehveti tahrik eden, tenden bedenden bahseden, evliliği hor görüp fahişeliği teşvik eden şarkılara nerede olursa olsun tam tepkinizi koyarsınız, biz de koymalıyız değil mi hocam. Hatta insanları da bu konularda bilinçlendirmeliyiz. Siz daha iyi biliyorsunuz, okumuşsunuz müzik hakkındaki fetvaları.
Müziği hoş göre göre düştüğümüz şu hale bakın. İslami kanalların da dansöz oynatmadığı kaldı. Bu gün bir kadın programında yarın iki.

Tasnif

Bu bloga yazmayalı epey zaman oldu. Biraz başka uğraşlardan biraz da tembellikten erteledim yazmayı. Az önce aklıma gelenleri hemen yazayım diye blgisayar başına oturdum. Bazı ortak noktaları ve benzerlikleri keşfedince insan yazmak istiyor. Bir yandan da insan benzerlikleri keşfetmek istiyor. Bu gün bir fizik kitabı buldum internette. Açıklaması şöyle:

The purpose of this book is to show that science – even in its broad conception – not only makes much use of symmetry, but is essentially and fundamentally based on symmetry. Indeed, science rests firmly on the triple foundation of reproducibility, predictability, and reduction, all of which are symmetries, with additional support from analogy and objectivity, which are symmetries too. So it is not much of an exaggeration to claim that science is symmetry. [devamı]
Özet olarak bilimde simetri ve analojilerin büyük yer tuttuğunu söylüyor. Şu an cebir dersi aldığım için cebirden de bir örnek vereyim:

Cebir dersi toplamanın ve toplamanın tanımlı olduğu kümenin özellikleriyle başladıMatematikte de "pattern"ler önemli bir yer tutuyor. . Sonra buna benzer özelliklerin başka işlemlerde ve kümelerde olabileceği fikri ve örnekleri verildi. Mesela kapalılık özelliği toplama işlemiinde olduğu gibi çarpma, fonksiyon bileşkesi matriks çarpımı gibi işlemlerde de olabilirdi. Böyle bir özelliğin bu kadar örneği varsa adı da olmalıydı ki biz buna kapalılık diyoruz. Bu kapalılık özelliğini ve bir kaç tane daha özelliği taşıyan yapılara grup adını verdik. Tamsayılarda toplama işlemi gibi matrikslerde çarpma bir şekilde birbirine benziyor. Bu ilginçliği farkedince buna benzer yapılara grup dedik.
Sadece bilim ve matematikte değil, bilgisayar dünyasında da ortak özellikleri keşfedip etiketleme çok popüler. Google bile sayfaları etiketliyor ve aramaları bu etiketlere göre yapıyor. İnternete yüklenen videolara, haberlere, blog yazılarına bile gönderen tarafından etiket yapıştırılıyor.

Hayatımızın bir çok safhasında etiketlemeler, bir kefeye koymalar, başlık altında toplamalar önemli bir yer tutuyor. Birilerinin "bunlar kimlerden" dediğini duyabilirsiniz. Bazen bu tür gruplandırmalar bizleri hataya da düşürüyor. Bir milleti toptan kötü olarak etiketleyebiliyoruz maalesef. Bir insanı bazı davranışlarına bakarak "o böyle bir insandır" diye zihnimizde yanlış bir imaj çizebiliyoruz.

Gruplandırma, etiketleme, başlık altında toplama, kategorilendirme de toptan iyidir veya kötüdür denemez. İnsanı bazen yanlış fikirlerden uzak tutar, bazen doğru fikirlerden. İnsan yaptığı sınıflandırmanın sıhhatine göre bazen doğru sonuca varır bazen yanlış. Etiketleme bazen fişleme olarak ortaya çıkar bazen CV. Sonuç olarak bilgi sınıflandırmayla birikiyor ve kullanılabilir hale geliyor. Bilgiyi doğru veya yanlış kullanmak, etiketlemeyi iyi veya kötü niyetle yapmak, sınıflandırmayı sıhhatli veya hatalı yapmak insanı doğruya veya yanlışa götürüyor. Her sahada sınıflandırma yapılabilir mi sorusunu da burada sorup bitiriyorum yazımı.

2 Mayıs 2010 Pazar

Bilimden Kâinat Kitabını Okumaya

Batılılar bilim hakkında çelişkili tanımlar yaparak kendilerini oyalamayı çok seviyorlar. Bazıları bilim nedir sorusuna doğrudan cevap vermenin çok zor olduğunu, bilim ne değildir sorusuna ancak cevap verilebileceğini söylüyor. Bazıları bilim en azından sadece gözlemlerden oluşan bilgi yığını değildir diyor. Mesela G. Derry, “What is science and how it Works” kitabının başında “Bilimin kalbi gözlem metotlarında ve düşünme yolundadır, belli kanunlar ve sonuçlarda değil.” diyor.

Feynman, 1966 yılında yaptığı “What is science” isimli uzun konuşmasında bilimin en azından tanımları bilmek olmadığını söylüyor. Bir tür kuşa bir Alman “halsenflugel” dediği halde bir Çinli “chung ling” diyebilir diyor (Bu bana Mevlana'nın da üzümle ilgili bir hikayesini hatırlattı). Yer neden çeker sorusunun cevabı yer çekimi olamaz, bu tanımdır diyor. Bir oyuncak köpek neden hareket ediyor sorusunun cevabı enerji olamaz; köpek hareket ediyor demek ki içinde enerji var diyebiliriz diyor ama köpeği enerjinin hareket ettirdiğini söyleyemeyiz diyor.

Onu bu noktada haklı buluyorum. "Nerden biliyorsun enerjinin hareket ettirdiğini?" diye sorabilmiş. Batılı zihniyetin sunduğu bilim tanımındaki çelişkiyi farkedebilmiş. Bu çelişkili bilim tanımlarına isyan ediyor. Ancak o da batılı ya, bunu çocuklara nasıl anlatacağız, bunun “Çünkü Allah hareket ettiriyor” demekten farkı yok diyor. Peki ona göre bilim ne?

Bu uzun konuşmasından anlaşıldığı kadarıyla ona göre bilim, sebep sonuç ilişkisinde daha da detaylara girme sürecidir. Mesela "oyuncak köpeği güneş hareket ettiriyor" demek var, "oyuncak köpek hareket eder çünkü ben onu kurarım, ben onu kurabilirim çünkü sebze yerim, sebze büyür çünkü güneş parlar" demek var diyor. Bilimin de bu açıklamalar silsilesinde derinleşme olduğunu düşünüyor.

Feynman bilimin objektifliğinin de yalan olduğunu fark etmiş. Tamam, hipotezler öznel ama önemli olan bu bilimsel faaliyetler ve sebep sonuç ilişkisinde derinleşme diyor. Hem yeni buluşların öncekileri eksik, yetersiz ve yanlış göstermesi de bilimin objektif olmadığını gösterir. Tam da yaklaşmışken ucundan kaçırmasını kafa karışıklığına bağlıyorum. Bir çıkmaza girmişler kafaları karışmış. Kısır ve çelişkili tanımlar ile kendilerini oyalıyorlar. Bu açıklamalar silsilesinin derinliklerine atıyorlar kendilerini bira şişelerinin dibine attıkları gibi. Kendi kör kuyularına girip, devekuşunun kafasını kuma gömmesi gibi bir iş yapıyorlar. Ancak hakikat parlamaya devam ediyor.

"İslâm Medeniyetinde Bilgi ve Bilim" kitabının 125. Sayfasında bilimsel faaliyeti şu şekilde tanımlanıyor:
“Bilimsel faaliyet, etrafımızda olan biteni anlayıp tasvir etmekten ibarettir. Bu açıdan bilimsel faaliyetleri bir ressamın bir manzarayı tasvir etmeye çalışırken yaptığı faaliyetlere benzetebiliriz.”
Her ne kadar G. Derry buna karşı çıksa da objektif bilim böyle olur. Ben bilimin objektif olmasından ötesini istiyorum. Bilimin bize has gözlem metotlarının ve düşünme yolunun geliştirilmesi gerektiğine inanıyorum. Bilimin batıl ideolojilere hizmet ettiği yeter.

Ne olur bilimi yeniden biz kursak... Sebep sonuç zincirlerini doğru bir şekilde açıklayan nesil yetiştirsek... Nasıl ve niçin sorusunu doğru bir şekilde soran...

"Bitki büyüyor. Nasıl? Çünkü Güneş parlıyor." diyen...
"Güneş parlıyor. Niçin? Bitkiler büyüsün, insanlar yesin diye." diyen…

Aslında batılıların niçin diye sordukları soruları bizim nasıl diye sormamız lazım. Bir batılı, Güneş parladığı için bitki büyüyor derken hataya düşüyor. Hep Güneş parladıktan sonra bitkinin büyüdüğü doğru ama bitkinin büyümesi işini Güneş'in yaptığını bilmiyoruz. Feynman bunu anlamış. "Sorduğumuz niçinli soruyu nasıl diye değiştirelim" demek yerine "Güneş'in parlaması ve bitkinin büyümesi olayları arasında başka sebepler bulalım, sonra onların arasında, sonra onların arasında… Kaybolup gidelim." diyor. Yazık!

Bizim niçin sorularımız, Allah Teâlâ’nın kasd ve hikmetini anlamaya çalışmak ve O’nu daha çok sevmek için az önce örnekteki gibi olmalı. Böyle bir bilim medeniyetinin insanları tahkiki imanı elde eder. Biz batının kirli fikriyatıyla yüklü bilimi olduğu gibi almak yerine kendi bilimimizi oluşturmalı, bunun için öğrenci yetiştirmeliyiz. Ancak o zaman net bir bilim öğrenme ve öğretme gayemiz olur. O zaman taklit etmeyi bırakıp kendi bilgimizi üretiriz. Ancak o zaman bilim suiistimal edilmez ve paraya değil insana hizmet eder. Dünyayı ve insanları mahvetmez. Ancak o zaman bilim ahlakı gelişir.

18 Nisan 2010 Pazar

Gaye-i Maarif-i Fen-u Riyaziye 3

Fen ve matematik eğitimi için bir dereceye kadar ikna edici sebepler bulmuştum. Fen ve matematiğin daha çok pratik faydaları için gerekli olduğunu düşünüyordum. Bir de kâinat kitabını okuma vechesi vardı. Yoksa işin bu vechesi mi daha önemliydi? İslâm medeniyetinin parlak devirlerinde müslüman bilim adamlarının bilime yaptıkları katkılar yakın bir zamanda karşıma bir kez daha çıkmıştı. Hayret verici gayretlerini ve bilime katkılarını gördüm. Pratik faydası olmayan buluşların faydasız ilim kapsamına girip girmeyeceği aklımı kurcalıyordu. Müslüman bilim adamlarının ne ölçüde ve niçin fen ve matematikle uğraştığını incelemek ve bu meseleyi netleştirmek istiyordum.

Geçenlerde elime "İslâm Medeniyetinde Bilgi ve Bilim" isimli bir kitap geçmişti. İçinde anlamayı zorlaştırmak için seçildiğini düşündürten çok fazla terim vardı. Ama yazar o kadar emek vermiş de ne yazmış, bu kadar tanımı getirmiş de ne diyecek diye merak da ediyordum. Okumaya başladım.

İlk olarak "dünyagörüşü" terimi ortaya çıkıyor. Yazar şu şekilde tanımlıyor: "Dünyagörüşü, bütün insan faaliyetlerinin zihinsel zeminidir". Kısa ve öz. Kitabın yarısından fazlasının bu terim üzerine inşa edileceğini hiç ummuyordum. Meğer önemli bir kavrammış. Zihniyet kelimesini kullansa anlatım daha açık olurdu ama bu da iyi.

İkinci olarak "bilimsel süreç" terimi ortaya çıkıyor. "Bilimsel süreç, medeniyetleşmiş toplumlarda görülen ve sonuçta bilimlerin doğmasına yol açan bir bilgi edinme olgusudur" diye tanım getirmiş yazar. Bu bilimsel süreç terimi benim daha önceden öğrendiğim bilimsel süreç teriminden farklı bir kavrama karşılık geliyor. Bilimsel bilginin elde edilmesinde takip edilen yola bilimsel süreç dendiğini öğrenmiştim. Yazar ona da "bilimsel faaliyet" demiş.

Yazara göre insanlık tarihinde bilimsel sürecin etkin olduğu sadece üç medeniyet vardır. Bunlar Eski Yunan medeniyeti, İslâm medeniyeti ve Batı medeniyetidir. Bu medeniyetlerdeki bilimsel süreç incelenirse, bu sürecin dört aşamadan oluştuğu görülür.
  1. Bilgiye yönlendirici bir dünyagörüşünün oluşumu.
  2. Bu dünyagörüşü ekseninde bilgi edinme faaliyetlerine girişilmesi ve bu sayede bir bilgi geleneğinin meydana getirilmesi.
  3. Toplumda oluşan bilgi birikiminin bir yönteme bağlı olarak düzene sokulması.
  4. Düzenlenen bilgi kümelerinin adlandırılması.
Yazar bunları teker teker inceliyor. Benim için şu an önemli olan dünyagörüşü aşaması. Nasıl bir dünyagörüşü bilimde ilerlemeyi böylesine teşvik etti?

Bu asırda yazılmış bir eser olan Yirmi Dokuzuncu Lem'a'nın önsözünde şöyle yazıyor:
"On üç seneden beri kalbim, aklımla imtizaç edip Kur'ân-ı Mucizü'l-Beyan'ın 'ki, düşünesiniz', 'belki düşünüp ibret alırlar', 'Onlar kendi üzerlerindeki İlâhî sanat mucizelerini hiç düşünmezler mi?', 'Düşünen bir topluluk için bunda deliller vardır' meâlindeki ayetlerle emrettiği tefekkür mesleğine teşvik ettiği ve 'Bir saat tefekkür bir sene nafile ibadetten daha hayırlıdır' hadis-i şerifi, bazen bir saat tefekkür bir sene ibadet hükmünde olduğunu beyan edip tefekküre azim teşvikat yaptığı cihetle… Bu ahirde gördüm ki, Risâle-i Nur'un eczalarındaki kuvvetli ukde-i hayatiye ve parlak nurlar, o silsile-i tefekküratın Lem'alarıdır."
Daha önceki yüzyıllarda yaşayan müslüman bilim adamları bu sebeplerden dolayı mı bilimle uğraşmışlardı? Geçen hafta tatil vesilesiyle memlekete gittim. Memleketteki kitaplığıma ders ve ödev tasası olmadan gözatma fırsatım oldu. Erzurumlu İbrahim Hakkı'nın Marifetname (1756) kitabına da zamanında nasıl bir bilimle niçin uğraşmışlar diye bakayım dedim. Kitabın yazılış gayesi şöyle özetlenmiş:
Cenâb-ı Hakk, dünya ve âhireti insan için, insanı ise Kendi'ni bilsin diye yaratmıştır. Kâinatın ve insanın yaratılmasından maksat, Allah'ı bilmektir ve bu her şeyden mühimdir. Ama bu biliş, insanın kendi nefsini bilmesine bağlıdır. Bu ise insanın bedeninin bilinmesini gerektirir, o da bütün kâinatın bilinmesi ile mümkündür. İşte bu sebeple biz de, astronomi, fizik, anatomi ile tasavvuf ilimlerinden bilgiler devşirip topladık ve Türkçeye tercüme ederek bu kitabı yazdık...
Kitabın "İkinci Fen" kısmının başında anatomi için deniliyor ki:
Demek ki, teşrih (anatomi) ilmi aziz ve leziz bir ilimdir. Hakikate ermiş âlimlerin hikmetlerinin neticesi, mütehassıs doktorların sermayesi, yakin sahiblerinin nefislerinin nimeti, Dünya ve dinin vesilesi, Allahû Teâlâ'yı tanıma vasıtasıdır. Çünkü teşrih ilmini bilmeyen, tıb ve hikmetten ve kendini bilmekten gafil ve Hakk'ı tanımaya kavuşmaktan uzaktır. Halbuki insanların çoğu onu bilmekte aldanmıştır. Tahsil eden olursa da, tıbta ihtisas yapmak için tahsil eder. Yoksa mârifetullah (Allah'ı tanıma) için onu öğrenen metanet bulup, kendini tanımaya ve ondan Hakk'ı tanımaya nâil olur. O hâlde teşrih ilmini mütalâa edip, Sâni'nin kudretini müşâhede edersen, sana üç türlü fayda gelir.
Kitabın ilerleyen kısımlarında mârifetullahın en faydalı ilim olduğundan ve muhabbetullahın (Allah sevgisinin) en yüksek maksad olduğundan bahsdiyor. İşte böyle bir dünyagörüşü bilimi teşvik etmiş. Ulvî bir gayeye hizmet etmesi için bilimle uğraşılmış. Matematik de bilime hizmet ettiği için kitapta yerini bulmuş.

Memlekette "Matematiğin Aydınlık Dünyası" kitabına da bir göz attım. Yazar, bu kitabın 3. sayfasında bilim ve matematiğin batılı dünyagörüşü üzerine şekillenmiş bir gayesini yazmış:
Zaten insanların matematikle, bilimle uğraşmaya başlamasının temelinde yatan içgüdü de budur; doğa olaylarını önceden kestirebilmek, önceden anlayabilmek ve diğer insanlara karşı bir üstünlük sağlamak.
Bu kuru ve dünyevi gaye insanı tatmin etmiyor. Yazar, kitabının 5. sayfasında aynı üslupla devam ediyor ve diyor ki:
Matematik belli bir eğitimden sonra, kişinin kendi kendisine kazandıracağı bir eğitimden sonra, elde edilen bir yaşama sevincidir, bir insanlık macerasıdır. Ve bu eğitimi kişi kendi çabasıyla alır. Okullarda, üniversitelerde ancak matematiğin malzemesi verilir. Matematikçi olmak kişinin kendine kalmış bir serüvendir.
Batılı dünyagörüşü üzerine şekillenmiş bilimin de ikna edici belli bir amacı yok. Aldığım bir derste bilimle ilgili çok tanım ve açıklama okudum. Aslında batılı biliminin doğru düzgün tanımı bile yok, nerde kaldı belli bir amacı. Böyle muğlak bir şey için dirsek çürütmek mantıklı gelmediği için öğrenciler ne işimize yarayacak diye soruyorlar. Öğretmenler de cevap veremiyor.

Bilim ve matematik, yeni bir bilim anlayışı geliştirmek için öğretilmeli. Bir müslüman, İslam'da teşvik edilen, tefekküre ve mârifetullaha yönlendiren bir bilim inşası için bilimle uğraşmalı. Batıdan gelen bilim bizim olmuyor, bize uymuyor. Genelkurmay başkanlığının hazırlattığı "Türkçenin Doğru Kullanımı" (Türkçe'den sonra kesme işareti koymayı unutmuşlar.) kitabının başında şöyle diyor:
Yurdumuz göz önünde bulundurulduğunda çağın bilgilerini edinmek için tercüme çalışmaları çok büyük bir öneme sahiptir. Ancak bu tercümeler, biraz önce sözünü ettiğimiz sözcüklerin değer farklılıkları göz önüne alınmayarak yapıldığından, yani Batı dillerindeki bilgiler Türk dil sistemi içinde anlatılamadığından, edindiğimiz bilgiler eksik kalmakta, yurdumuzda gerçek bir bilim yaşamı kurulamamaktadır. Daha önce dilin düşüncenin evi olduğunu söyledik. Şimdi şunu ekleyelim: Düşünce ancak ve ancak ana dilin bahçesinde çiçek açar. Bilimi Türkçede kuramıyorsak, ona sahip değiliz demektir. Her dilin sözcükleri farklı bir dünya algılaması yansıtır. Bu algılama tarzı dil sisteminin bir parçasıdır.
Bu tespitleri ilginç buldum. Dilin sözcüklerinin dünyagörüşünü etkilediği ve bilimi kendi dilimiz üzerine kurmadıkça bu bilimin bizim olamayacağı meseleleri iyi düşünülmüş. "İslâm Medeniyetinde Bilgi ve Bilim" kitabının 90. sayfasında deniyor ki:
Diğer taraftan gerek Batı gerekse İslâm medeniyetinde evrim nazariyesini savunan bilim adamları olmasına rağmen, Batı bilim geleneğinde evrimcilik, ateizmn baş savunucusu durumuna gelmiştir. İslâm medeniyetinde bu nazariyeyi değişik açılardan savunan Câhiz ve Molla Sadrâ gibi düşünürler evrimi Allah'ın bir "ayeti" olarak görüyorlardı. Çünkü Kur'an kaynaklı olan dünyagörüşleri, zihinlerinde bu şekilde kurulmuştu.
Bilim, kişisel yorumlardan ayrı olamıyor. Mutlaka bir yerlerde bilim adamlarının görüşleri bilime karışıyor. Bilimsel bir olayı ifade ederken kullandığımız kelimeler bile bir çok manayı taşıyor. Tabiat ve kâinat kelimeleri bunun en önemli örneği. İslam medeniyetinde bilimsel sürecin tekrar etkin hale gelebilmesi için yeni bir dille anlatılıp hakettiği şekilde yorumlanan ve insanı mârifete yönlendiren bir bilim ve matematik anlayışının geliştirilmesi lazım. Batılı dünyagörüşü üzerine inşa edilmiş bilimden kendi dünyagörüşümüz üzerine yeniden inşa ettiğimiz bilime geçmeliyiz. Ancak o zaman net bir bilim öğrenme ve öğretme gayemiz olur.

Matematik de bilim gibi yorumlanmaya müsait. "Matematiğin Aydınlık Dünyası" kitabının 5. sayfasında diyor ki:
Tanrı sanki evreni yaratırken koyacağı kuralların yalnızca doğru çalışmasıyla yetinmemiş, bu kurallara insan ruhunu yüceltecek güzellikler katmak istemiş.
Hakikat parıltıları bu kadar farkediliyorsa matematikçilerimiz bize bunlardan bahsetmeli. Cebir hocamız derslerinde "matemetik öyle bir şey ki hakkında pek çok geyik muhabbeti yapabilirsiniz." diyordu. Bu muhabbet geyik muhabbeti olmasa da marifet ve tefekkür sohbetleri olsa. Mesele sadece liselerde dirsek çürütüp çürütmemek meselesi değilmiş. Bir medeniyetin inşasıymış.